“Ben Babıali’nin Özalı’yım”

Bu hayat dediğimiz şey ne kadar tuhaf...
Aynen Ertuğrul Özkök’ün kenarında durduğu nehir gibi...
Bir sürü şey gelip geçiyor.
Bir sürü şey görüyorsun.
Şu anda benim gördüğüm gibi...
O, İstanbul Modern’deki çıplak ayaklı kont...
Kaç kişi tanıyorsunuz bir müzede smokinin altında yalın ayak dolaşacak?
Yüzünde muzır bir gülümseme, omzunda ceketi, elinde ayakkabılar...
Kaç kişi tanıyorsunuz tabloların önünde dans edecek?
Röportaj yapıyorum onunla, bir kere daha, yeniden şaşırıyorum.
Komplekssizliğine, rahatlığına, açıklığına, kendine karşı acımasızlığına, savunmasızlığına, korunmasızlığına, yaratıcılığına...
Soruyorum, soruyorum, o da hiç yorulmadan, bıkmadan yanıtlıyor.
Gülüyor, eğleniyor.
Belli ki hayatının bu yeni döneminden de keyif almayı biliyor.
Ayşe Arman
fotoğraf: SEBATİ KARAKURT
Siz Hürriyet’in efsane yayın yönetmeniydiniz. 20 yıl boyunca... Hiç hata yapmadınız mı?
* Yapmaz olur muyum? Yaptım. Hem de çok. Hatasız kul olmaz, hatasız yayın yönetmeni hiç olmaz.
Hadi o zaman itiraf edin, en büyük hatanız neydi?
* En büyük hata değil de, hata diyelim. Mesela Ahmet Kaya, çok sevdiğim bir müzisyendi; magazinciler gecesinde ben de oradaydım; ama o konuşmayı yapmadan kalkmıştım. Bugün olsa, onun hakkındaki o iki manşeti, daha yumuşak atardım. Gerçi, aynı şey Ahmet Kaya için de geçerli, keşke öyle bir gecede düşüncelerini biraz daha yumuşak tonda dile getirseydi.
Peki bu hatanın altından nasıl kalktınız?
* Dalga mı geçiyorsun? Gazeteciliğin en kötü tarafı budur, hatanın altından kalkamazsın! Çünkü o manşetler, o yazılar, sonsuza kadar orada kalır; üstelik benim gibi sevmeyenin çoksa, ikide bir önüne konur. Bin kere özür dilesen de ağızlarından kurtulamazsın. En iyisi taşımaktır, dik durarak taşımaktır. Ben, hatalarımın altında ezilmeden, dik durmaya çalıştım. Omurga böyle şeyler için lazım!
yerleştirmeye çalıştığınız şeyler nelerdi? Siz gazeteciliğe neler getirdiniz?
* İsmet Berkan, ben ayrıldıktan sonra yazdığı yazıda, beni şöyle tarif etti: “Türk basınını sonsuza kadar değiştiren genel yayın yönetmeni.” Bak, bu konuda alçak gönüllü olamayacağım. Ben Babıali’ye devrim yapmaya geldim ve yaptım. Bazıları o devrimleri sevmedi, hatta nefret etti. Ama aklına güvendiğim profesyoneller, neler yaptığımı anladı ve takdir etti. Ben bu meslekte ağır siyaset yazarlarının tekeline son verdim. Hayatın bütün alanlarını, gazetecilerin iskânına açtım. Şarap yazıları yazan birinin de çok önemli yazar olabileceğini gösterdim. Ama en önemlisi, gazetecilerin, kendilerini hak etmedikleri kadar ciddiye alan ego balonlarına iğne soktum. En çok da kendimle dalga geçtim. Özal, bu ülkeye ne yaptıysa, ben de gazetecilik mesleğine onu yaptım.
Peki bu kadar fazla nefreti taşımak zor bir şey değil mi?
* Ben ilk gençliğimden beri şuna inanırım: Nefret edilmeyi göze almazsan, devrimi yapamazsın. Neticede yerleşik bazı kalıpları yıkıyorsun, putları kırıyorsun. Elbette sevmeyecekler seni. Şunu da öğrendim: İnsan sevilmeden de yaşayabiliyor. Hayat tarzı olarak yalnızlığı seçtiysen, o yalnızlık sende bir tür narsisizm geliştiriyor. O narsisizm de etkili bir koruma duvarı örüyor.
STATÜKONUN EN HASINA SALDIRDIM
En çok neye kızıyorsunuz?
* Bazıları bana ‘statükocu’ diyor, işte ona ifrit oluyorum. Ne statükoculuğu! Ben hayatım boyunca hiçbir statükoyu tanımadım. Ben yalnız bir anarşistim. Öyle yaşamayı seçtim. Bana ‘statükocu’ diyenlere bakıyorum, adam hayatı boyunca değişmemekle övünüyor. Değişmek istese bile bünyesi müsaade etmiyor. Kalkmış bana ‘statükocu’ diyor. Gülüp geçiyorum. Ben yerleşik düzenin en ahlakçı kalelerine savaş açmış insanım, o surlarda delikler açmakla övünüyorum. Siyaset, insanın cesarete en az ihtiyacı olan gazetecilik alanıdır. Askere saldırmak mı statükoyu sallamak? Asıl cesaret, Tiananmen Meydanı’ndaki genç gibi, kalabalığın karşısına çıkıp, başka temel statükoları sallamaktır. Hiçbiri, benim statüko ve put kırma cüretimin, cesaretimin 10’da birine sahip değil.
Ben sizi hiç sinirlenmiş görmedim. Nasıl oluyor bu? Sedat Ergin’in dediği gibi, hakkınızda yazılıp çizilen eleştirileri okumuyor musunuz?
* Sedat, beni en iyi tanıyan iki üç arkadaşımdan biridir. Gerçekten ciddiye almadığım kişiyi okumam. Komplo teorilerini ise artık gülmek için bile okumuyorum. Ciddiye almayınca da etkilenmiyorum. Okuyanların bana anlattığına bakılırsa, Türkiye’de benim üzerimden geçinen epey yazar varmış. Bu fikir asalaklığından kendileri memnunsa, iflah olmaz bir narsist olarak ben de memnunum.
Gerçekten hiçbirini okumuyor musunuz?
* Yoo, okuduklarım var. Mesela Ahmet Kekeç. Çünkü onda edebi bir haz bulabiliyorum. Hiç olmazsa okunmaya değer estetik bir yanı var.
HINCAL ULUÇ’SUZ TÜRK BASINI DAHA MI GÜZEL OLURDU?
SIt com gazeteciliği nedir? Herkes başka türlü anlıyor, tersine ?çevirmek için çabalar var. İşin gerçeği nedir?
* Son yıllarda gazeteciliğin geleceği üzerine çok kafa yordum. “Kağıdı nasıl kurtarabiliriz?” diye düşündüm. Doğru veya yanlış. Ben şuna inanıyorum: Artık haber, gazetelerin en önemli asseti (varlığı) değil. Haber her yerde var ve ‘özel haber’ dediğimiz şeyin kredibilitesi de düştü. Her gün internetten, haber televizyonlarından, twitter’dan milyonlarca haber geliyor. Ben Hürriyet’i hep ‘Friends’ dizisi gibi düşündüm. Her gün ‘arkası yarın’ şeklinde. Hürriyet’in önemli kişiliklerini, büyük bir ailenin birer parçası haline gelmiş gibi değerlendirdim. Sen mesela, ailenin modern, yaşamaya açık kızı. Oktay Ekşi, sözü dinlenen, kulak çeken ağır büyüğü. Ahmet Hakan, herkesin kıskandığı, şeytan tüyü olan biri. Ben, müzik dinleyen, şarap içen, hayatı takmayan üyesi. Yani okuyucu, bizleri sadece yazdıklarımızla değil, yaşadıklarımızla da tanısın, bu hayatı bizimle birlikte yaşasın istedim. Mesleğin canlı kalabilmesi için, gazetecilerin renkli egolarına ihtiyaç var.
Mesela kimin egosuna?
* Mesela Hıncal Uluç. O ve onun ?hayatı olmadan Türk basını daha mı güzel olur? Başkalarını bilmem ama benim için çok sıkıcı olur.
Neden böyle şeyler yapıp başınıza iş açıyordunuz?
* Bu çağın gerçeği bunlar. Eğlence bizim çok önemli işimiz haline geldi. Şöyle diyeyim; ben bir anlamda kâğıt üzerinde twitter’ı yapıyordum. Gazeteciler yeni yaratıcı modeller bulmalılar. “Ben Anglosakson gazeteciliği yapıyorum. Klasik kurallardan şaşmam” diyenlere söyleyecek sözüm yok. Böyle yapmaya devam etsinler. Benim söylediğim, eğer bu ürünü satmak istiyorsak, sadece bunlarla yetinemeyiz. ‘Quality paper’ dediğiniz bütün gazeteler tepe taklak gidiyor. Ama Almanya’da Kai Diekmann, en fazla eleştirilen bulvar gazetesinin başına geçti ve şimdi harikalar yaratıyor. Kai bana, hep “Geleceğin gazetesi Hürriyet’tir. Ancak ‘hibrid’ gazeteler yaşayabilir” diyordu.
Nedir hibrid gazete?
* Yani bir yandan eğlenceli, bir yandan ciddi. Bir yanıyla popüler, bir yanıyla entelektüel. Hürriyet’e bakın. Birinci sayfası cıvıl cıvıl. Ama içinde 12 sayfa ekonomi var. Yani bir Financial Times. Ayrıca Türkiye’nin en parlak yazarları Hürriyet’te yazıyor.
KaI DIekmann da sizin kadar tepki alıyor mu?
* Durumu benimkinden hiç farklı değil.
Onun da başı iktidarla belaya girdi mi?
* Girmez olur mu? Almanya’nın eski Şansölyesi Schröder, ona ve Bild’e çok kızıyordu. Beş yıl boyunca seyahatlerine bir kere bile Bild’in muhabirini almadı. Ama tabii orası demokratik bir ülke. Öyle “Ben kızdım, sana şu cezayı kesiyorum” demek kimsenin aklına bile gelmez. Gelse de demokrasi onu yaptırmaz.
BUGÜN BAKTIĞINIZDA ABDİ İPEKÇİ’NİN YAPTIĞI GAZETE KATUR KUTURDU
Peki Uğur Mumcu ve Abdi İpekçi gazeteciliğine karşı mısınız?
* Hayır hiç karşı değilim. Onlar Türk basın tarihinde yerlerini almıştır ve kimse silemez. Ama ben bugünden ve gelecekten bahsediyorum. Her gün internet ve televizyonlar karşısında yenilmiş duygusuyla yaşayan bir mecranın, yani yazılı basının geleceğinden bahsediyorum. Karşı olduğum şey, gazeteciliğin tek rol modeli olarak Mumcu ve İpekçi gazeteciliğinin gösterilmesi. Gazetecilik okullarında yıllarca sadece bu insanların efsaneleri yaşatıldı. Ama bak şimdi bir Ayşe Arman gazeteciliği de var. İster kabul etsinler, ister etmesinler, bir sit com gazeteciliği de var.
Siz Mumcu ve İpekçi gazeteciliğini katur kutur ve sıkıcı mı buluyorsunuz?
* Evet, bugünden geriye baktığım zaman son derece katı ve sıkıcı buluyorum. Ama bu onları suçlamak, eleştirmek, küçümsemek değil. Tam aksine çok önemsiyorum. O gün öyleydi. Ama artık “Ağır ol da molla desinler” gazeteciliği bitti. Onların döneminde gazetecilik daha kolaydı. Merak ediyorum Abdi Bey bugün yaşasaydı acaba yaptığı gazete nasıl olurdu? Alın o dönemin gazetelerini bugünkülerle yan yana koyun ne demek istediğimi anlarsınız. O rol modelleri, bugün artık mesleği kurtarmak için rol modeli olamaz. Yani sadece bu efsanelerle yetinemeyiz.
YARATICI MODELLER BULAMAZSAK BABIALİ ‘MAD MAX’ FİLMİNE DÖNER
Karamsar bir tablo çiziyorsunuz. Ne yapılması gerekir?
* Yeni ve yaratıcı modeller bulmalıyız. Bulamazsak ne olur söyleyeyim. Bundan beş yıl sonra hepimiz bugün aldığımız maaşların dörtte birine fit olmak zorunda kalırız. Daha da kötüsü sayısı azalmış editoryal köşeler için ‘Mad Max’ filmindeki gibi gırtlak gırtlağa savaş bile veririz. Hepimizin kafa yorması lazım. Kâğıdın ömrünü nasıl uzatırız, internet gazeteciliğine nasıl para kazandırırız, yeni ve yaratıcı gazetecilik modellerini nasıl buluruz?
Ya ilkeler?
* Hangi ilkelerden söz ediyoruz? Abdi Bey’in kızına yazdığı mektubu okumadın mı? “Herkes bana dönek diyor” diye şikâyet ediyor. Bugün hepimizin eleştirdiği ‘liboş’, ‘dönek’, ‘yalaka’ gibi kelimelerin mucidi kim? Uğur Mumcu değil mi? Ben bunu eleştiri olarak söylemiyorum. Sadece bir tespitte bulunuyorum. Kavramlar, anlayışlar değişiyor. Bugün artık bu kelimeleri kullananları, insanları bu kelimelerle aşağılayanları kınıyoruz değil mi? Gazetelerin meslek ilkeleri arasına bunları ekliyoruz. Etiketlemenin ne kadar kötü olduğunu anlatan gazete imaj kampanyaları yapıyoruz.
Sizi eleştiriyorlar; ama aynı zamanda “İpekçi’den sonra gelmiş en önemli genel yayın yönetmeni” diyorlar…
* Bunu ben demiyorum. Bunda, İpekçi’den sonra en uzun genel yayın yönetmenliği yapmış olmamın da etkisi vardır diye düşünüyorum. Ben sadece “Sevabıyla, günahıyla büyük değişimlere imza attım” diyorum. Genç insanların önünü açtım. Genç gazetecileri cüretkâr olmaya teşvik ettim. Hatta provoke ettim. Fena mı oldu? 20 yıl hep birlikte hem daha modern gazeteleri okuduk, hem bu muazzam sit com’da hep birlikte eğlendik. Diyorum ya, “That was a good life” (İyi bir hayattı). Ama İpekçi sonrasında, bana göre çok başarılı başka genel yayın yönetmenleri de vardı. Mesela, Nezih Demirkent’in teknolojik yenilikler konusundaki ilericiliğini unutamayız. Mesela Güneri Cıvaoğlu… Hasan Cemal’in 1980’lerin başında yaptığı Cumhuriyet’i de beğeniyordum. Zafer Mutlu’nun yenilikçi anlayışını kimse inkâr edemez. Ufuk Güldemir var. Ama kimsenin inkâr edemeyeceği bir Aydın Doğan vizyonu da var. Gazeteleri modern anlamda işletmeler haline getiren insan odur. Bundan da önemlisi, yenilikçiliğe yol açan vizyonudur. Arkamda onun desteği olmasaydı, bu yenilikleri katiyen yapamazdım.
HÜRRİYET’TEN BENİM DÖNEMİMDE SEKİZ GENEL YAYIN YÖNETMENİ ÇIKTI
Hibrid gazete modeliniz başarılı oldu mu?
* Bunu benim söylemem önemli değil. Ama Hürriyet herhalde başarılı bir gazete modeli ki, bu gazeteden sekiz genel yayın yönetmeni çıktı: Sedat Ergin, Fatih Altaylı, Fatih Çekirge, Serdar Turgut, Nurcan Akad, Mehmet Yılmaz, Enis Berberoğlu, Aydın Candabak…
Bazı yakınlarınız da sizi, onlara şans vermediğiniz, köşe açmadığınız, hatta iyi para vermediğiniz için eleştirdi…
* Demek ki yakınlarıma torpil yapmamışım! Şaka bir yana, olabilir tabii. Hakkını yediğim insanlar olabilir. Neticede ben de insanım ve epey de zaafım var. Doğan Hızlan’ın bir lafı vardır. Diyor ki, “Yeterince zaafı olmayan insan iyi yazar olamaz.” Ben aynı şeyi gazetecilik için de söylüyorum. Zaaflar bazen bizim en yaratıcı yanımız. İyi para vermediğim meselesine gelince, Hürriyet halka açık bir şirket. Bunun icra kurulu, yönetim kurulu var. Yatırımcısı, hissedarı var. Daha iyi koşullar sağlanamaz mıydı? Sağlanabilirdi elbet. Ama unutmamalı ki, bu 20 yıl içinde üç-dört tane çok ciddi ekonomik krizi yönettim. Başımızda bir de haksız bir vergi belası var. Böyle bir dönemde, ayakta kalabilmek de büyük başarı.
Peki kaypak olduğunuz, “Hayır” diyemediğiniz doğru mu?
* Kaypaklıktan ne anladığına bağlı. Ben tam aksine, birlikte çalıştığım insanlara çok sadığım diye düşünüyorum. Ama “Siyasetçiye, şuna buna karşı kaypak” diyorsan, evet kaypak oldum. Gazeteci bu konuda kaypak olmak zorunda. “Hayır” diyemediğim eleştirisine gelince doğru. Çünkü biraz Demirelvari yönetim anlayışım var. Bir sorun çıktığında, hemen üzerine gidip, anında çözmek yerine, zamana bıraktığım örnekler de oldu. Hürriyet, biraz Türkiye gibi. Yönetilmez, idare edilebilir.
Nasıl oluyor da, en yakınlarınızın bile, sizin için hazırlanan gazetede, sizi eleştirmesine kızmıyorsunuz?
* Çünkü ben hep kişilikli, korkusuz, sözünü esirgemeyen insanlarla çalıştım. Buna eşim ve kızım da dâhildir. 20 yıl boyunca herkes istediğini yüzüme de söyleyebildi, arkamdan da söyleyebildi. Ne yüzüme söyleyene kızdım, ne arkamdan konuşana. Sen de öyle değil misin? Hürriyet’in barında yüzüme ne ağır şeyler söylediğini unuttun mu? Kişilikli insanlarla çalıştığım için de bu kadar yıl kalabildim.
O TELEFON KONUŞMALARI HOŞ OLMADI VE BUNA ÇOK ÜZÜLDÜM
Sizi iş takipçiliği ile, gazeteciliğin dışına çıkmakla suçlayanlar haksız mıydı?
* O telefon konuşmaları hayatımın en şanssız konularından biriydi. Oysa ben orada yatırım yaptığımız bir karton fabrikasının işini konuştum. Yani kanunsuz bir şey değildi sorduğum konu. Ama sana şunu söyleyeyim: Acaba şu an, gazetesine ilan vermeyen şirketlerin sahiplerini, yöneticilerini arayan genel yayın yönetmenleri ne yapıyor? Ben hayatım boyunca kimseyi arayıp, “Niye bize ilan vermiyorsunuz?” demedim. Yine de Güneş’le yaptığım o sohbet şık olmadı.
Genel yayın yönetmeni olmanın en sevimsiz yanı nedir?
* Etrafı kırıp döktüğün için arkadaşın kalmıyor! Rahmetli Gülçin Telci, her hafta bir arkadaşımın canına okurdu. Gazetede kim ne yazarsa, günahı sana yazılır. Bir de Hürriyet gibi acayip güç atfedilen bir gazetenin başındaysan, sempatik bir kişilik olarak kalman kolay değil.
Gücün ne faydalarını gördünüz, ne zararı oldu?
* Vallahi, ben hiçbir faydasını görmedim. Çünkü ‘güç’e inanmadığım için onu kullanmak da aklımdan geçmedi. Havaalanlarında ‘okey’li biletimle uçağa binemediğim oldu. Gökova’da küçücük bir evimiz var. Yapmadıklarını bırakmadılar. Gazeteci olduğum için ağzımı açıp tek kelime edemedim. Haklı olduğum konularda bile sesimi yükseltemedim. Hayatta belki de tek kompleksim budur. Güç kullandığım duygusu vermek.
BABIALİ’NİN DARTH VADER’I OLMADIM
Hiç, gücün karanlık tarafına geçtiğinizi düşünmediniz mi?
* Yine aynı güç sorusuna geldik. Yani beni Darth Vader gibi görüyorsun! Güce inanmadığım için, onun aydınlık veya karanlık tarafını da bilmiyorum.
28 Şubat’taki post modern darbede sizin de payınız olduğu iddia ediliyor. Düşmanlıktan mı söylüyorlar bunu?
* 28 Şubat’ın bir darbe olduğu tezine katiyen katılmıyorum.
28 Şubat’ta yazdıklarınız sizi hiç rahatsız etmiyor mu? Bugün baktığınızda, “Keşke yazmasaydım” dediğiniz yazılar hiç yok mu? Yani hep siz mi haklısınız?
* Herkesi geçmişte yazdıkları, söyledikleri ile yargılamaya başlarsak, işe 28 Mayıs 1960 sabahından başlamamız lazım. O gün, ertesi gün, kim ne yazmış bakmak lazım. Sonra, 12 Mart dönemi öncesi ve sonrasında kim darbeciymiş, kim demokrat, kim ne yazmış ona da bakmak lazım. Tabii 12 Eylül de var. Ertesi gününden itibaren yazılan baş yazılar… Bütün bu dönemlerde bir de ben ne yapıyormuşum ona bakmalı. Benim bir tek yazımda askeri darbe çağrısı var mı? Tam aksine ben “Bir daha askeri darbe olursa gazeteciliği bırakacağımı” açıklamış bir insanım.
Ama bu konuda sizi yargılayan, eski yazılarınızı hep hatırlatan bir çevre var…
* Bunları, herkes kendi kafasında kurduğu mahkemelerde yargılamaya kalkarsa, emin ol, ben ilk celsede beraat ederim. Ama bazılarının işi benim kadar kolay olmaz. Tabii, her 10 yılda bir “Ben yanlış yapmışım” deyip, yoluna devam eden biriysen, diyeceğim bir şey yok. Ama ben öyle biri değilim. Yazılarımın arkasındayım. Özür dilemem gereken yazılarım olduysa, bunun özrünü de aradan 10 yıl geçtikten sonra değil, anında yaptım. 28 Şubat konusunda herkes orduya ve bize yükleniyor. O günlerde bu ülkenin en büyük işçi ve işveren örgütlerinin belki de tarihte ilk defa yan yana gelip ortak tavır aldığını ne çabuk unuttular? Evlerde yanıp sönen ışıklar, stadyumlardaki o tezahürat neydi? Her zaman olduğu gibi yine klişelerle değerlendirme yapılıyor. Bize yeni bir Sabri Ülgener lazım. Her olayı, o günün zihniyetini, iklimini, ortamını dikkate alarak açıklayacak bilim adamlarına ihtiyacımız var. Yoksa ortalık, Özdemir İnce’nin deyişi ile “Ana rahmine hep haklı düşmüş”, basmakalıp yargılara sahip, kesin inançlı klişe kafalı gazetecilerin tekeline ve vicdansızlığına kalıyor.
EN AZGIN ÇETECİLER ARAMIZA ŞEREFLİ İNSAN OLARAK DÖNECEK
Sizi, Ergenekon davasını sulandırmakla, karartmakla da suçlayanlar oldu...
* Ne karartması, tam aksine aydınlatılmasını istiyorum! Şunu iddia ediyorum: Evet, Ergenekon davasının el attığı çok kirli ve tehlikeli çeteleşmeler var. Bunların mutlaka aydınlatılması, sorumlularının cezalandırılması lazım. Ama bu dönemde, öylesine vahim hukuk ve insan hakları hataları işlendi, bazı operasyonlar o kadar hukuk dışı ve akıl almaz bir önyargı ve cüretle yapıldı ki, iddia ediyorum, en azgın çete üyeleri bile bu hatalardan yararlanıp beraat edecek. Üstelik aramızda şerefli birer insan gibi de gezecekler ve gıkımızı çıkaramayacağız. Neden mi yırtacaklar? Çok basit. Hukuk sadece esastan ibaret bir şey değil. Şekli yanı da esas kadar önemli. Ayrıca bu dönemin ardından binlerce sivil andıcın çıkacağına kendim kadar eminim. Bunları söylediğimiz için bize hemen darbeci, Ergenekoncu yaftası yapıştırılıyor. Ama çok iyi biliyorum ki, benim konuşacağım gün de gelecek.
ERDOĞAN’IN YAPTIKLARININ YÜZDE 80’İ İLE MUTABIKIM AMA GERİDE KORKUTUCU BİR YÜZDE 20 VAR
Erdoğan hakkında ne düşünüyorsunuz?
* Çok samimi söylüyorum, yaptıklarının, söylediklerinin yüzde 70’i, 80’i ile mutabıkım. Hatta destekliyorum. Ama geriye kalan öyle bir yüzde 20-30 var ki, beni irkiltiyor, korkutuyor. Bizim grubumuza yapılanları gördükçe, Ergenekon davasında yapılan hataları ve insanlık dışı uygulamaları gördükçe korkum büyüyor. Bakar mısın, bize kesilen vergi cezalarından sonra kimse “Deniz Feneri davası ne oldu?” diye sormaya bile cesaret edemez hale geldi. Böyle bir ülkede medya özgürlüğünden söz edilebilir mi?
Aydın Doğan’la ilişkileriniz…
* Aydın Bey, özel bir kişidir. Yöneticisini yakından takip eder ve mutlak bir güven ilişkisi ister. Hürriyet’i ilk aldığı günlerde bir yurt dışı gezisine gitmiştim. Dönüşümde direkt gazeteye gittim. Bir süre sonra Aydın Bey aradı, “Bak takip ediyorum. Döneli beş saat oldu; hâlâ beni arayıp ‘geldim’ demedin” dedi. Bir günlüğüne İzmir’e bile gitsem mutlaka haber veririm.
Peki yoğun yöneticilikten çekildikten sonra karınızla ilişkiniz nasıl?
* Tansu, olağanüstü bir kadın. Ama olağanüstülüğünü çok daha önce, öğrencilik yıllarımda başlayan, parasız yıllarımda bana gösterdi. Babası bakanken, bir kere bile onun adını kullanıp referans göstermedi. Ben 20 yıl boyunca Türkiye’nin en büyük gazetesinin genel yayın yönetmenliğini yaptım, yine aynı şekilde davrandı. Öyle bir kadın ki, 20 yıl boyunca hep sessiz durdu. Sonra bir kere konuştu. Bütün Türkiye, hatta benden nefret edenler bile ona “Helal olsun” dedi. Onun hakkında o kadar çok insandan övgü aldım ki, hayret edersin. Aynen öyle bir kadındır. Sırtını hayatının sonuna kadar dayayacağın bir kadın. Üstelik hep çok güzeldi ve hep çok güzel kaldı. Bugün beş kuruşum kalmasa, yine hiç sesini çıkarmadan benimle aynı mutlulukla yaşamaya devam eder. Ona çok ama çok şey borçluyum.
Ya kızınız Gülümsün? 20 yıl boyunca o ne yaptı?
* Gülümsün, olağanüstü bir kız. Bir karakter abidesi. Çok iyi yetişmiş, dünyayı çok iyi takip eden bir insan. Bilkent’te okurken, hocası türbanlı bir kız öğrenciye kötü muamele yaptığı için seçmeli dersini değiştirdi. Ama aynı Gülümsün, cumhuriyet mitinglerine katıldı. Çağdaş Türkiye’nin çağdaş kadınıdır. Kimseyi yargılamaz. Kendi hayat tarzını korur, başkalarına hiç karışmaz. Ama benim yüzümden ona da epey haksızlık yapıldı.
“Yaşlanıyorum…” gibi hissediyor musunuz?
* Bir ay sonra 63 yaşıma gireceğim. Bütün yaşlarımı iyi yaşadığımı düşünüyorum. Hayat bana karşı hep bonkör davrandı. Kendimi hâlâ iyi hissediyorum. Ama şunu da söyleyeyim. En iyi yaşlarım 35’le 55 arasındaydı. Yine de ‘70’ime yedi yıl kaldı’ diye düşünmek bana koyuyor. Ama insan 50’sinden itibaren böyle düşünmeye başlıyor.
EN BÜYÜK KORKUM, BİR GÜN YİNE ÇİNÇİN BAĞLARI ?DOLMUŞLARINA DÖNMEK
63 yaşında bir adam olarak sizi en çok ne korkutuyor?
* Hayatım boyunca işimi kaybedebileceğim korkusuyla yaşadım. Özellikle 2001 ekonomik krizinde bu yüzden uykusuz gecelerim oldu. Çünkü, 1929’daki Amerikan krizi hakkında çok kitap okudum, film seyrettim. O yüzden Tansu, uzun yıllar Ankara’daki küçük bodrum katı evimizi satmadı. Bir gün oraya dönebiliriz diye. Ben de bazen kendimi ‘Etlik-Çinçin Bağları’ dolmuşunda görürüm. Ankara’nın sisleri içinde, o dolmuşların donuk sarı istikamet levhalarını hatırlarım. “Abartıyorsun” diyebilirsin ama insan insandır ve herkesin korkuları vardır. Benimki de bu.
BUGÜN, O MAFYA BABASINA ÖYLE BABALANABİLİR MİYDİM BİLMİYORUM
Nasıl hem bu kadar korkak hem bu kadar cesur olabiliyorsunuz?
* Ben de anlamıyorum. Cahil cüreti herhalde. 20 yıl boyunca, ne PKK’sından, ne DHKP-C’sinden, ne mafya babasından, ne şundan, ne bundan korktum. Üstelik de terör saldırısında öldürülmüş bir insanın koltuğunda oturuyordum. Bir gün, bir mafya babası telefon etti. “Senin kalemini kırma kararı aldık” dedi. Önce, gerçekten onun olduğuna inanmadım. Ama ertesi gün bir kere daha telefon etti; oymuş. “Bizim beş kişilik bir komitemiz var. Üçü Ankara’da devlette, biri İstanbul’da, biri de benim. İcrayı ben yapıyorum. ‘Kalem kırma’ demek, öyle bacağına kurşun sıkmak değil. Öldürmek anlamına geliyor” dedi. O zamanlar galiba biraz cahil cesaretim vardı. “Bak, gel seninle bir anlaşma yapalım. Senin en iyi bildiğin iş adam yaralamak, öldürmek. Benim de en iyi bildiğim iş gazetecilik. Sen en iyi bildiğin işi yapmaya devam et, ben de kendi bildiğimi” dedim.
Şimdi hayat, gerçekten anlattığınız kadar güzel mi, yoksa içinde bulunduğunuz boşluğu sahte mutluluk gösterileri ile kamufle etmeye mi çalışıyorsunuz?
* Bir boşluk duygusu tabiatıyla var. Genel yayın yönetmenliği, hayatımda sandığımdan daha çok yer tutuyormuş. İlk gün gazeteden ayrılırken fark ettim. Dünyayla ilişkimi gazete üzerinden kuruyormuşum. Sanki o gün, dünyada ne oluyor bitiyor, hiçbir şey bilmiyormuşum gibi geldi. Şimdi dünyayla başka bir ilişki kurmanın yollarını yeniden öğrendim.
GÖREVDEN AYRILMAM FEHMİ KORU’YU MUTLU ETMİŞSE BEN DE MUTLU OLURUM
Görevden ayrılmanızda Fehmi Koru’nun yazılarının etkisi olduğu söyleniyor. Doğru mu? Gerçekten sizi o mu yedi?
* Her insan, hele hele egosu kulaklarından fışkırmış köşe yazarları, kendilerine böyle bir güç atfedilmesinden mutluluk duyar. Ben de insanları mutlu etmeye bayılırım. Arkadaşımıza böyle bir güç mutluluğu verebildiysem, ne mutlu bana! Bu da benim sevap haneme eklenir. Orada burada yazılanlara bakılırsa, sevaplarım o kadar az ki, böyle bir sevap, o bakımdan benim için çok kıymetli. Bir gazeteci, gammazcılıktan güç mutluluğu tadıyorsa, o da onun bileceği iş.
Herhalde dalga geçiyorsunuz! Görevden ayrılmanızın gerçek sebebi nedir?
* Bir genel yayın yönetmenini o göreve gazetenin sahibi getirir, yine aynı güç alır. Veya siz istifa edersiniz. Ben Aydın Bey’le 16 yıla yakın süre çok iyi ilişkiler içinde yaşadım. Ondan çok ama çok şey öğrendim. Son dört yıldır hep görevden ayrılma zamanımın geldiğini söyledim. Bana göre 20 yıl çok uzun bir süre. Genç bir ülkede arkadan gelen insanlar var. Ama bir türlü olmadı. Nasip şimdiymiş.
AYDIN BEY BANA ‘HÜKÜMETTEN ?BASKI VAR’ DİYE BİR ŞEY HİSSETTİRMEDİ
İyi ama ortalıkta bir sürü laf dolaşıyor. Hükümetin hiç mi etkisi yok?
* Bu sektörde laf dediğin şey hep dolaşır. Algılamalarla gerçekler arasında çoğu zaman farklar vardır. Evet son zamanlarda Başbakan Erdoğan’ın benden çok hazzetmediği herkesin bildiği bir sır. Ama ne fark eder? Sanıldığının aksine, benim Özal dışında başbakanlarla iyi bir ilişkim olmadı. Başlarda iyi olan ilişkiler, sonradan hep bozuldu. Başbakan Erdoğan’la da başta ilişkilerimiz iyiydi; ama özellikle Deniz Feneri haberlerinden sonra bozuldu. Bir de “411 el kaosa kalktı” manşetine çok bozulduğu söyleniyor. Öyleyse düzeltiyorum. “411 el kaosa kalkmamış.” İspatı mı? İşte Türkiye’nin son hali.
Yani ne demek istiyorsunuz? Görevden ayrılmanızda hükümetin etkisi var mı, yok mu?
* Aydın Bey üzerinde baskı var mıydı, yok muydu bilmiyorum. Bana böyle bir şey hissettirmedi. Tanıdığım Aydın Doğan, böyle bir şeye izin vermez. Geçmişte vermedi, bugün de vermez. Onun bu konudaki mertliğini, bizzat tanık olduğum birçok olayda gördüm.
HAYATIMDA CİDDİYE ALDIĞIM TEK LİSTE, ÜZERİNDE TABUT OLAN LİSTEYDİ
Balyoz Dosyası’nda sizin adınız, ‘yararlanılacak gazeteciler’ arasında çıktı. Ne hissettiniz?
* Hiçbir şey… Güldüm geçtim. 20 yıl boyunca, hem askerler, hem de iktidar partileri hakkımda böyle listeler yaptılar. Her ikisinde de bazen sevilenler, bazen nefret edilenler arasında yer aldım. Böyle listeleri hep geri zekâlı insanların yaptığı, geri zekâlı şeyler olarak gördüm. Hayatımda ciddiye aldığım tek liste, 12 Eylül öncesinde Hacettepe Üniversitesi’nde öğretim üyesiyken aldığım tehdit listesiydi. “Beytepe’den tabutlar çıkacak” diyen listenin başında Ercan Eyüboğlu, ikinci sırasında ise Emre Kongar vardı. Benim adım dördüncü veya beşinci sıradaydı. Sekizinci sırada, arkadaşım Bedrettin Cömert vardı ve bundan bir veya iki hafta sonra benim evime 500-600 metre uzaklıkta arabasının içinde öldürüldü. Öteki listeler benim için fasa fiso...
Adınız ölüm listelerinde geçiyordu; o yüzden mi 12 Eylül darbesine ve Evren’e destek verdiniz?
* Ben Evren’e destek vermedim. Tam aksine askeri rejime karşı yayımlanan Arayış dergisinde çalıştım. Ama 12 Eylül’ün hayatımı kurtardığına inandım. O günleri yaşayan insanlar, bugün çıkıp, o günkü duygularını namuslu şekilde anlatma cesaretine sahip olsalardı, benden farklı konuşmazlardı. Aradan yıllar geçince herkes aslan kesiliyor.
EVET, 12 EYLÜL’DEN SONRA PANİK ATAK TEDAVİSİ GÖRDÜM
12 Eylül’den sonra panik atak tedavisi gördüğünüz doğru mu?
* Evet doğru. Bir gece yattıktan hemen sonra çok derin bir boşluğa düşüyormuşum duygusuyla yataktan fırladım. Hacettepe Hastanesi’ne gittim. Kalp krizi geçiriyorum zannettim. Değilmiş. Bu epey bir süre devam etti. Gece olsun istemiyordum. Çünkü her gece aynı korkuyu yaşıyordum. Sonunda beni Hacettepe Üniversitesi’nden, genç bir kadın doktor kurtardı. Onun yorumu, 12 Eylül öncesindeki endişelerin bu şekilde dışa vurulduğu şeklindeydi.
‘Hapse atılacaklar’ listesini ciddiye alıp, basın toplantısı düzenleyenlere ne diyorsunuz? Siz de onların arasında olmak istemez miydiniz?
* Ben o gün Davos’ta daha eğlenceli, daha yaratıcı, daha renkli insanların arasındaydım. O listede yer alsaydım, bununla gurur duymazdım. Katiyen öyle bir aile fotoğrafına girmezdim. Çünkü o fotoğrafa bakınca şunu görüyorum: “Biz aslan gazeteciler, mağdur ve cesur insanlarız. Onlar aşağılık işbirlikçiler, darbe şakşakçıları.” Haksız mıyım? Listenin kendine ait tarafını ciddiye alırsan, zımnen öteki tarafını da ciddiye almış olursun. Benim tahminim şu: O aile fotoğrafı ilerde gazetecilik tarihi içinde hayırla hatırlanmayacak.
Ama onlar, işbirlikçi listesindekilere çağrı yapıp, “Siz de isyan edin dediler”…
* Evet, bu da bana Engizisyon döneminde insanlara “İnanmış olduğunuzu ispat edin, affedelim” deme alicenaplığını hatırlattı.
İNSANA AİT HİÇBİR ŞEY BENİ ŞAŞIRTMAZ SANIYORDUM
Ayrıldığınızda siz şaşırtan hiçbir şey olmadı mı?
* Olmaz olur mu? Oldu elbet. Ben hayatım boyunca “İnsana ait hiçbir şey beni şaşırtmaz” felsefesini karakterim haline getirmiştim. Öğrendim ki, beni bile şaşırtacak şeyler olabiliyormuş. Demek ki hayat bilgisi dersi almanın yaşı yokmuş. Ben de şair gibi konuşuyorum. “Bekler bazı dersler, bazı yaşları…”
Nasıl yani? düş kırıklığı mı yaşadınız? Daha önceden durmadan arayanlar, yalvaranlar sanki hiç böyle bir şey olmamış gibi mi davrandılar?
* O tür şeyler oldu. Ama ben kimseyi utandırmak istemem. Üniversite öğretim üyeliği yıllarımdaki arkadaşlarımın hepsi aradı. Sanki araya 20 yıl hiç girmemiş gibi bir sıcaklıkla aradılar.
AY SONUNDA TELEFON FATURAMIN NE KADAR EKSİLDİĞİNE BAKACAĞIM
Hep şöyle bir şeyden söz edilir. İnsan böyle koltuklardan kalkınca telefonlar birden kesilirmiş. ?Doğru mu?
* O konuda bir yazı yazmak istiyorum. Telefon faturalarıma bakacağım. Artmış mı azalmış mı? Gelen telefonda belli bir azalma olduğu kesin. En azından artık yazı işleri beni aramıyor. Ama şunu da söyleyeyim: Ben öyle sanıldığı gibi bakanlarla, siyasetçilerle işadamlarıyla fazla konuşan biri değildim. Hele hele son altı-yedi yılda bu trafik çok düşmüştü.
Hükümetten arayan oldu mu?
* İlk arayanlardan biri Başbakanın basın danışmanı Kemal Öztürk oldu. Sonra Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç aradı. Bir de Cemil Çiçek.
Bülent Arınç’ın aramasına şaşırmadınız mı?
* Hayır tam aksine, aramasaydı şaşırırdım. Onunla, Meclis Başkanlığı sırasında aramız iyi değildi. Onu ağır biçimde eleştiren yazılar yazmıştım. Görevden ayrıldıktan sonra bana ağır bir mektup yazmıştı. İçinde hiç hakaret yoktu; ama içeriği ağırdı. Ben de ona cevap verdim. Benimki de aynı tarzdaydı. Başbakan yardımcısı olduktan sonra onunla sıcak bir ilişki kurduğumuzu sanıyorum.
BÜLENT ARINÇ, ERDOĞAN’A “LEMAN DERGİSİNE GİDELİM” DEMİŞ
Nasıl oldu bu?
* Ben onun içinde hep iyi ve samimi bir insan olduğuna inandım. Meclis Başkanlığı görevini de çok iyi yaptı. Başbakan yardımcısı olduktan sonra bir gün güzel bir sohbet yaptık. Onu oldukça değişmiş gördüm. “Görevlerden uzak kaldığım iki yıl boyunca kendi kendimle iyi bir hesaplaşma yaptım. Artık eskisi gibi öfkelenmiyorum. Muhalif yazılara eskisi gibi kızmıyorum” dedi. Bu duyguya gelmesinde eşinin de büyük katkısı olmuş. O sohbette bana çok ilginç bir şey anlattı. Başbakan’ın karikatüristlerle arası iyi değil. Ona bir teklif yapmış. “Gel korumaları falan bırakıp ikimiz gidip, Leman dergisini ziyaret edelim. Penguen dergisine gidelim. Onlarla sohbet edelim” demiş.
Muhalefet partilerinden arayan ?oldu mu?
* Deniz Baykal ve Devlet Bahçeli aradı.
Tekrar genel yayın yönetmeni olmak için mücadele eder misiniz?
* Hayır, genel yayın yönetmenliği defterini kapattım. Ben şimdi bir nehrin kenarında oturmuş, sakin sakin dünyaya bakıyorum.
HİÇBİR İNTİKAM DUYGUM YOK
Herkes bu nehir kenarı mesajıyla anlatmak istediğinizi merak ediyor. internet sitelerinde durmadan soruyorlar. Nedir vermek istediğiniz mesaj? O lafın aslı? “Bir nehrin kenarında yeteri kadar uzun beklersen, düşmanlarının cesedinin geçtiğini görürsünüz” diye yazmıştınız. Şimdi bu sözü nasıl değerlendiriyorsunuz?
* Bu yorumlar yanlış. İntikam, benim hiç tanımadığım bir duygu. En yakın arkadaşlarım dahi, bendeki unutma, kin tutmama duygusunu, naiflik olarak görüyorlar. Buna “salaklık” bile diyenler var. Bense tevekkül demeyi tercih ediyorum. Bunca yıl yemediğim küfür, uğramadığım hakaret, atılmadık iftira kalmadı. Şimdi bu arkadaşları izliyorum. İzliyorum da ne olacak? Hiçbir şey. Kim bilir belki, aralarında yüzme bilmeyenler vardır, şezlongumdan kalkıp, elimi uzatıp, sudan çekmeye çalışırım. Ama hayatımda kimseye, ‘bir tekme de ben atayım’ diye bakmadım. Tam aksine, şöyle bir duygum vardır: Zor durumda olanın yardımına giderim. İçimdeki öfkeyi, bir yıldan fazla taşıyamam. Çünkü öfke çok ağır bir yük. Omurgamın üzerinde öyle bir ekstra yüke de yer yok.
12 EYLÜL DÖNEMİNDE ARAYIŞ DERGİSİNDE YAZARKEN BİLE KİMSE BENİ GAMMAZLAMADI
Genel yayın yönetmenliğinde en zor döneminiz hangisiydi?
* İlk iki ve son bir buçuk yıl. İlk iki yıl, hiçbir şeye hakim değildim. İstediğim bir yazarı bile koyamadım. Aydın Bey Hürriyet’i aldıktan sonra istediklerimi yapabilmeye başladım. Son bir buçuk yıl ise çok zor geçti. Beş milyar dolarlık insafsız bir vergi yükü altında çalışmak feci bir şey. Ama en ağırıma giden, bazı meslektaşlarımızın bu vergi cezasından dolayı bizleri, yani gazete yöneticilerini, yazarları sorumlu tutmaları oldu. Türk basın tarihinde böyle bir gammazlama dönemi yaşanmadı.12 Eylül öncesinde birbirinin boğazına sarılmış yazarlar bile birbirlerini gammazlamadılar.
Yani bu dönemi unutmayacaksınız…
* Ah benim unutkan başım! Emin ol bunu da unuturum. Ama bu meslek unutur mu bilemem. Tarih bu arkadaşları nasıl yazar? Bilemem. Ben 12 Eylül’de Arayış derisinde yazılar yazdım, çalıştım. Öğretim üyeliği maaşımdan başka tek kuruş gelirim yoktu. Emin ol, o dönemde bugünkünden daha rahat yazıyordum. En güzeli de beni gammazlayan kimse yoktu.
10 MİLYON DOLAR VERSELERDİ BAŞKA YERE GİTMEZ MİYDİM?
Aydın Doğan, sizin için özel hazırlanan gazetede “Ertuğrul’a 10 milyon dolar teklif etseler gitmez” diyor. Doğru mu?
* Bunu en büyük yetkiyle söyleyebilecek insan Aydın Bey’dir. Doğru, gitmem.
Hep çok büyük teklifler ?aldığınız konuşuldu. ?öyle miydi gerçekten?
* Gazetecilerin çoğu, teklif almaktan hoşlanır. Bazıları bunu herkese anlatmaktan daha da hoşlanır. Bir kısmı ise bunu sadece konuşmaz, pazarlık konusu yapar. Geçmişte bu yöntemi çok başarıyla uygulayan arkadaşlarımızı gördüm. Benim Aydın Bey’le çalışma adabım, ilişkim, kültürüm ve tatminlerim, böyle bir şeyi asla konuşmayacağım seviyededir. Çünkü konuşmama gerek kalmadı.
Yani siz istemeden o verdi ?öyle mi?
* Evet, çok doğru. Tabii kazanılan paranın ölçüsü insandan insana değişir. Ne ben, ne eşim paragöz insanlarız. Ama şunu söyleyeyim: Her ikimizin de hayalinin çok ötesinde para kazandık. Aydın Bey bize bu parayı da verdi, vergisini de ödedi. Hayatımızın sonuna kadar bunu unutmayacağız.
Genel yayın yönetmenliğinden ayrıldıktan sonra yazı işleri katına hiç inmemişsiniz. Neden?
* Laf olmasın diye inmedim. Her hareketime mânâ veren insanlar ve internet siteleri var. Akıl almaz dedikodularla, komplo teorileriyle Enis’i üzsünler istemedim. Oysa oradaki arkadaşlarımı çok özlüyorum. Arada sohbet etmeyi çok istiyorum. O özlemi dedikodu çıkarılmayacak informel mekânlarda gidermeye çalışıyorum. Mesela gazetenin barında. Bazen akşam üzerleri orada birer kadeh içiyoruz.
KOLTUK GİTTİ, ?ÖZGÜRLÜK GELDİ
İnsan Hürriyet gibi bir gazetenin genel yayın yönetmenliğinden ayrılınca ne hisseder?
* Şimdi “Bu koltuktan kalkmak bana hiç koymadı” dersem inanır mısın? Kimse inanmaz. Samimi olmak lazım. Koydu elbette. Ama ben, son beş yıldır kendimi buna iyi hazırladığımı düşünüyorum. Bu konuda Tansu bana çok yardımcı oldu. O zaten acayip bir insandır. Her an her şeyden vazgeçip, her şeyi kaybedip, küçük bir eve dönmeye ve en tuhafı da orada mutlu olmaya hazır bir ruh halindedir.
Siz bir manşetle Türkiye’yi konuşturuyordunuz. O duyguyu kaybetmek nasıl bir şey?
* O duyguyu çok yüceltmiş, hep o duyguyla yaşamış, o duygunun kuytusunda, gölgesinde gezinmişsen, elbette onu kaybetmek ölüm gibi bir şey olabilir. İster inan, ister inanma, ben o duyguyu hiçbir zaman yaşamadım, içselleştirmedim. ‘Güç’ denilen o şey, benim yaşadığım, hissettiğim bir şey değil, başkalarının bana atfettiği bir şeydi. Neticede bıraktığım şey, güç değil, bir koltuktu. Bıraktığım o koltuğa karşı da, özgürlüğümü elde ettim.
Çetin Emeç’in eşi Bilge Emeç, Vatan gazetesine verdiği demeçte sizden de söz ediyor. Emeç’in ölümünden bir yıl sonra Hürriyet Vakfı’nın bir gecesinde, Günay’a gidip hep birlikte göbek atmışsınız…
* Evet ben de okudum. Çok da alındım. Hayatımda Günay’a iki defa gittim. Orada da göbek atmadım, sadece şarkı dinledim. Tahmin ediyorum başka bir şeyi kastediyor. Çetin Bey’in ölümünden bir yıl sonra bir Sedat Simavi ödülleri gecesinden sonra Home Store diye bir yer vardı; oraya gitmiştik. Orası göbek atılacak bir yer değildi. Evet dans ettik. Daha sonraki yıllarda da dans ettim. Zaten Çetin Bey’i anmanın en iyi yolu dans etmektir. Miles Davis ve Stan Getz, Astrud Gilberto dinlemektir.
Sizin başınıza bir şey gelseydi eşiniz aynı şeyleri hisseder miydi?
* Tansu’ya vasiyetim var. “Başıma bir şey gelir, hayatımı kaybedersem, sakın kimseye gidip, şu sokağa, bu meydana adımı verin deme” dedim. Allah göstermesin ama, bir gün ben öldürülürsem arkamda kalanlar da dans etsin isterim. Hayat devam ediyor ve etmeli.
20 yıl boyunca her yıl anma düzenlediniz mi?
* Evet, 20 yıl boyunca her mart ayında Çetin Bey’in mezarının başına gidip, törende konuşma yaptım. Onun hatırasına kitaplar çıkardık. Hürriyet, en büyük salonuna onun adını verdi. Ama ben her yıl başka bir şey daha yaptım. Çetin Bey’in Zincirlikuyu’daki mezarının başındaki törenden, Anadolu yakasına geçip, onunla birlikte öldürülen şoförü Sinan Ercan’ın mezarına gittim. Bir yıl bile aksatmadan, her yıl orada da, Sinan’ın ailesi ile birlikte anma töreni düzenledik. 20 yıl boyunca sadece Doğan Hızlan benimle geldi. Bir de Hürriyet’in ulaştırma servisinde çalışan arkadaşları. 20 yıl bunu içimde tuttum. Bilge Hanım bir kere bile o çocuğun mezarının başına gelmedi. Oysa o çocuk sadece Çetin Emeç’in şoförü olduğu için öldürüldü. O mezarın başında Sinan’ın çocuğunun büyüdüğünü gördüm ben. Ama Bilge Hanım görmedi. O yüzden bu sözlerine çok alındım. Telefon açmak bile içimden gelmedi.
Geçmişte kimin kaybına üzülmüştünüz?
* Çok üzüldüğüm insan oldu. Fatih Çekirge, Serdar Turgut, Neyyire Özkan, Bekir Coşkun, Fatih Altaylı ve Murat Bardakçı, ayrılmalarına çok üzüldüğüm insanlar. Bir de aramızdan ayrılanlar var. Yavuz Gökmen’in ölümü beni çok sarstı. Keza Orhan Olcay. Ama hayat böyle. Bir yandan alıyor, bir yandan da veriyor. 20 yıl boyunca aramıza harikulade insanlar katıldı.
Yerinize gelen Enis Berberoğlu’nu nasıl görüyorsunuz?
* Enis, bileğinin hakkıyla oraya geldi. Gazeteciliğin bütün önemli mevkilerinde çalıştı. Çok iyi bir eğitimi vardır. Bence Hürriyet’in patronları çok doğru bir seçim yaptılar. Enis Hürriyet’e yakışan bir genel yayın yönetmeni.
Ya Eyüp Can?
* Eyüp’ü medyada çok parlak bir gelecek bekliyor. Yaşı çok genç. İnsan ilişkileri, eğitimi, habercilik anlayışı çok parlak. Çok da iyi yazı yazıyor. Hayatın bütün alanlarına giriyor. Hürriyet’in en büyük kazançlarından biridir.
Yazı işleri?
* Hürriyet’te çalıştığım dönemin en iyi yazı işleri kadrosudur diyebilirim. Fikret Ercan’ın, Allah’ın bir genel yayın yönetmenine vereceği en güzel hediye olduğunu düşünüyorum.
DOĞAN AİLESİ İLE İLİŞKİLERi nasıldı?
16 yıl boyunca aile üyelerinin arasında kalmadım. Tam aksine ailenin hep desteğini gördüm. Doğan Ailesi’nin kültüründe aile içi çatışma olmadığı için, bize yansıyan bir şey de olmadı. Hepsine eşit mesafede bulunmaya gayret ettim.
Sema Hanım: Ama şunu itiraf edeyim. Sema Hanım’ın özel bir yeri vardır. Onun ailedeki birleştirici pozitif enerjisi bize de yansırdı. Aydın Bey, bazı konularda, Sema Hanım’ın beni desteklediğini söylerdi.
Arzuhan Hanım: Başarısını TÜSİAD, dolayısıyla bütün Türkiye biliyor. Ayrıca televizyon yöneticiliği dönemi de çok parlaktı.
Vuslat Hanım: Hürriyet İcra Kurulu Başkanı olduğu için Vuslat Hanım’la daha fazla görüşme imkânım oldu. Olağanüstü vizyonu olan bir insandır. Hürriyet’te çalışanlara sorun, eminim hepsi benimle aynı şeyi söyleyecektir. Hürriyet’e çok büyük katkıları olmuştur. Bana göre Türkiye’nin en başarılı profesyonellerinden biridir.
Hanzade Hanım: Özel bir yeri vardır. Çok açık konuşan bir insandır. Gözümüzün önünde bir internet devini yarattı.
Begümhan Hanım: Daha az tanıyorum. Ama Rusya’daki şirketimiz olan TME’nin birkaç toplantısında gözlemleme imkânım oldu. O genç yaşında şaşırtıcı bir mesleki bilgisi var. Beni çok etkilemişti.
 |
|
|
|
|
FOTO GALERİ
VİDEO GALERİ
|