YAVAŞ HAYAT



Kimi hayata gözlerini adada açtı. Kimi şehirden kaçıp sığındı. Onlar kalabalıklarda yapamayanlar. Dertleri ne kariyer, ne para. Aradıkları huzur. Hayatı yavaş, tadına vara vara yaşıyorlar. Çocukları bisiklete biniyor, sokakta özgürce oynuyor. Başka bir hayatı tercih edenler anlattı.

CEMAL SUBAŞIcsubasi@doganburda.com
fotoğraf: MEHMET ÖMÜR / EFE NALÇACI/ HÜSEYİN ALSANCAK



“SİZİ DE BEKLERİZ”

Gözlerini açtığında gün yeni ışıldıyordu. Yatağından kalkıp, tül perdeyi araladı. Masmavi deniz, çarşaf gibi uzanmıştı. Yanı başındaki kale, sarışın bir kadının uzun, dalgalı saçları gibi parlıyordu. Balıkçı teknelerinde henüz bir hareket yoktu. Hayat yavaş akıyordu burada. Bir yerlere yetişmesi gerekmiyordu. Dönüp, uyuyan eşine baktı. Dört ay sonra dünyaya gelecek kızı Sofya’nın da bu güzellikleri görecek olması ne güzeldi. “İyi ki gelmişiz buralara” diye düşündü.

İzmir doğumlu Yahya Göztepe (34) Bozcaada’nın yerlilerinden. Babasının işi gereği gençliği İzmir, Çanakkale ve İstanbul’da geçti. Ama her fırsatta adaya geliyordu. Dede bağcılık yapıyor, şarap üretiyordu. Üniversiteyi bitirince Rus edebiyatı okumak için Moskova’ya gitti. Eşi Anna ile tanıştı. Yedi yıl önce birlikte Bozcaada’da yaşamayı teklif etti. Vaadi; Huzurlu bir yaşamdı. “Adayı ilk gördüğümde âşık oldum” diyor Anna. Yaz sezonunda bir kafe, kışın balık restoranı işletiyorlar. Bebekleri için hazırlık yapıyorlar. Birlikte balığa çıkıyorlar. Sahil kenarında bol bol yürüyüş yapıp, bisiklete biniyorlar. “Sofya’nın eğitimi için bile adadan ayrılmayı düşünmüyorum” diyen Yahya’yı, Anna da destekliyor. Burada güvenli bir hayatları var. Şehrin endişelerinden uzaktalar. Aşkları için Bozcaada’ya kadeh kaldırırken, “Sizi de bekleriz. Bu güzelliği kaçırmayın” diyorlar.


“KIŞ GELSE DE ADA BİZE KALSA”

Julya Haliva (55), eşi Nafi Haliva’nın (66) ısrarıyla, 16 yıl önce Büyükada’ya taşındı. Deniz ve orman onu çekse de, hayatının 39 yılını büyük şehirde geçiren Julya Haliva, “Adadaki ilk yıl zordu, çareyi belediyenin kurslarında buldum” diyor. Örgü, İngilizce ve bilgisayar dersleri aldı. Kâğıt oyunları öğrendi. Çevre edindi. Şimdi, yaz aylarının gelmesini istemiyor. Kış gelse de, ada bize kalsa diye bekliyor. Eşi ile her gün el ele yürüyüş yapıyorlar. Nafi Haliva, doğma büyüme Burgazadalı. Ama iş hayatı onu İstanbul’a taşımış. Tekstil sektöründe çalışan Nafi Haliva, 1994’te iflas edince adaya yerleşmeye karar vermiş. Gönüllü olarak belediye başkanına yardım ediyor. Her gün adayı dolaşıyor, rapor hazırlıyor. Adaya yerleşince nefes alışının bile değiştiğini söyleyen Nafi Bey uyarıyor: “Kahve kültürünüz yoksa adada yaşam zordur.”


ÜZÜM BAĞLARI ARASINDA

Avusturyalı Dr. Herman Gareis’in (82) Bozcaada’daki adı Hayri Bey. Eski bir buz revüsü şampiyonu. 1951 dünya altıncısı. Viyana’da hukuk fakültesinde okudu. Doktorasını hukuk üzerine yaptı ama bir maden şirketinde çalıştı. Şirket Eskişehir’de bir şube açınca 1962’de genel müdür olarak atandı. 1990’da emekli olunca İstanbul Tuzla’ya yerleşti. Ama deniz kısa süre sonra kirlendi. Eşi İngrid (71) ile birlikte Ege turuna çıktılar. Bir tanıdıklarının tavsiyesi üzerine Bozcaada’yı da ziyaret ettiler. İngrid Hanım, adayı çok sevdiğini söyleyince bir arsa satın aldılar. Üzerine ev yaptırdılar. Herkes gibi o da bağcılığa merak saldı. Sordu, öğrendi, kitaplar okudu.
Önümüzdeki yıl Amadeus adıyla seri kırmızı şarap üretimine geçecek. “Şimdilik hayatım üzüm bağları arasında geçiyor” diyor. Kahvede tavla ve satranç oynamayı seviyor.


“ADADA HERKES AKRABA GİBİ”

Umut Midilli (30) ve Melike Korkmaz (19) kısa süre önce nişanlanmış. Ağustos ayında düğün var. İkisi de Marmara Adalı. Liseye kadar eğitimlerini burada yapmışlar. Umut, internet kafe işletiyor. Nişanlısı ile kafede tanışmışlar. “Adanın bilgisayarları benden sorulur” diyor. Melike, liseyi geçen yıl bitirmiş. Şimdi bir kırtasiyecide çalışıyor. Bilgisayar kursuna gidiyor. Adadan ayrılmayı hiç düşünmediklerini söylüyorlar. Deniz kenarında el ele yürürken, çocuklarının da kendileri gibi adada yaşamasını planlıyorlar. Melike, “Adada herkes akraba gibi. Kendimi güvende hissediyorum” diyor.


KALABALIĞA DÖNÜŞ YOK

Arzu Yağızefe (35), 10 yıl önce evlendiğinde haftalık bir haber dergisinin reklam departmanında çalışıyordu. İş yeri İstanbul Levent’te, evi İkitelli’deydi. Tatillerini annesinin Heybeliada’daki yazlığında geçiriyordu. Bu geleneğe eşi de dâhil oldu. 2001’de önce yazı geçirmek için gitti adaya. Eşi, iş için İstanbul’a sabah gidiyor, akşam dönüyordu. O yaz onlara bir kişi daha katıldı. Bir dostları, Kafkas çoban köpeği hediye etti. Eşi döndü ama Arzu Hanım köpeği Dino’yu bırakamadı. Kışın bir ara İstanbul’a gitmeye karar verdi. Gerisini şöyle anlatıyor: “Kalabalığa girince başım döndü, midem bulandı. Taşınmaktan vazgeçtim. Eşim de kendini emekli etti. Artık buradayız.” Arzu Hanım, yazın sürekli sahilde. Kışın, sabah akşam sokaklarda. Kahvede okey, briç, kanasta oynuyor. Bisiklete biniyor. Ormanda Dino’yu gezdiriyor. “TV’de haberleri izledikçe İstanbul’a dönmeyi düşünmüyorum” diyor.


“ADAYA HALAT İLE BAĞLIYIZ”

Ahmet Tanrıverdi (66) doğma büyüme Büyükadalı. İlkokulu burada, orta ve liseyi Heybeli’de tamamladı. Sonrası bildik. İş için İstanbul’a gitti. Ama şehir onu sıkıyordu. Adadaki samimiyet yoktu. Olmadı, geri döndü. 44 yaşında kendisi gibi Büyükadalı Aynur Hanım ile evlendi. Kızı Arzu doğunca, yine İstanbul yolu göründü. Matbaacılık yaptı, meyhane işletti. Kızını büyüttü, okuttu. İki yıl önce “Aşığım” dediği adasına geri döndü. Küçük bir meyhane açtı. “Kimse gelmezse, kendim yer, kendim içerim” diye rakısını yudumluyor. Ahmet Bey, 60’ından sonra yazmaya başladı. Altı yılda, adalar üzerine sekiz kitabı yayımlandı. Dokuzuncusu sırada. Birkaç ay sonra eşinin de temelli dönüş yapacağını söyleyen Ahmet Tanrıverdi, “Buraya halat, İstanbul’a sicim ile bağlıyız” diyor.


DOSTLAR ARASINDA

Gönül Yurdsever’in (77) hayatı İstanbul’da geçmişti. Kadıköy’de oturuyordu. Eşi muhasebeciydi. Onun büro işlerine yardım ediyor, çocuklarını büyütüyordu. Marmara Adası’nda yaşayan ya da yazlığı olan birçok akrabası, komşusu vardı. Yaz aylarında eşi ve çocuklarıyla birlikte sık sık adaya gidiyordu. Beş yıl önce eşi vefat etti. Kızı evlendi. Oğlu Fransa’ya yerleşti. Koca İstanbul’da yalnız kaldı. O da “Evim” dediği, dostlarının, akrabalarının olduğu Marmara Adası’na taşındı. Şimdi kedilerini besliyor. Her birine isimleriyle hitap ettiği çiçekleriyle ilgileniyor. “Burada huzurluyum” diyor.


“ŞEHİRDEKİLER ROBOT GİBİ”

Şermin Aral (39), Eskişehir’de yaşıyordu. Tatillerini annesinin Heybeliada’daki yazlığında geçiriyordu. ODTÜ makine bölümünden mezun olduktan sonra altı aylığına dil öğrenmek için Fransa’ya gitti. Avrupa’nın düzenli yaşamını görünce, Türkiye’de şehirde oturmama kararı aldı. “Ada gibi bir imkânım varken neden şehirde yaşıyorum?” diye düşündü. Döndü, Heybeli’ye yerleşti. İstanbul’da önce bir kamuoyu şirketinde, sonra sektörel bir dergide çalıştı. Her sabah 07.00 vapuru ile İstanbul’a gitti, akşam 18.00’de adaya döndü. “Vapur, kendinize zaman ayırabileceğiniz yegâne yer” diyor. Şimdilerde bir AB projeleri şirketine, dışarıdan çalışıyor. Peki, adada hayat nasıl? “Şehirdeki insanlar robot gibi yaşıyor. Burada herkes birbirini tanıyor. Çiçeklerle uğraşıyorum, sabahları yürüyüş yapıyorum, alışveriş yapıp, bir yerlere uğrayınca gün bitiyor zaten. Ayrıca adada yaşam daha ucuz. En azından ulaşım masrafı yok.”


BİSİKLETLE OKULA

Sinem Kayacık (32), Bozcaadalı. Liseyi bitirince eğitim için İzmir’e, Ege Üniversitesi Seramik Fakültesi’ne gitti. Tesadüf sonucu Karşıyaka’da seramik atölyesi olan Tonguç (41) ile tanıştı. Evlendiler. Sinem, Tonguç’a Bozcaada’yı tanıttı. Tatil için sık sık adaya gider oldular. Oğulları Yaman dünyaya geldi. Üç yıl önce yaz sezonunda, sahile seramik standı açtılar. Hem çalıştılar hem tatil yaptılar. Bir yandan da “Adada yaşayabilir miyiz?” sorusunun yanıtını aradılar. Yaman’ın güvenli ve özgürce yaşamasını istiyorlardı. Sinem, geçen yıl kızı İda’ya hamile kalınca, kararlarını verdiler ve Bozcaadalı oldular. Şimdi kaymakamlığa bağlı Halk Eğitim Seramik Kursu’nda ders veriyorlar. Tonguç, “Buraya taşınmakla hayatımızın en doğru kararını verdik” diyor. Sinem, “Düşünsenize, oğlum Yaman, tek başına bisikletiyle okula gidip gelebiliyor. Bundan daha güzel bir şey olabilir mi?” diyerek eşini destekliyor. İda’nın ise babasının sırtında keyfine diyecek yok.


“AVRUPA’NIN UCUNDA BİR CENNET”

Çin kökenli Avustralyalı Lisa Lay (45), Bozcaada’yı 1993’te keşfetti. Ülkesinde kütüphanecilik yapıyordu. Eşi ile birlikte Akdeniz turuna çıktı. Bir arkadaşının tavsiyesi sonucu adaya geldi. Akdeniz’in sıcağından sonra burada nefes aldığını düşündü. “Avrupa’nın ucunda bir cennet” dedi kendi kendine. Geri dönmediler. Bozcaada’ya yerleşmeye karar verdiler. Eşi, son parasıyla bir balık restoranını kiraladı. Birlikte çalışmaya başladılar. Adada ilk kez bir kadın ‘barmaid’lik yapıyordu. Lisa Lay, Türkçe’yi burada öğrendi. Altı yıl önce eşinden ayrıldı. Ama hiçbir yere gitmedi. 2004’te restoranı kapatıp bir kafe açtı. Geçen yıl aylık bir gazete çıkarmaya başladı.


DOLUNAYDA KİTAP OKUYABİLMEK

Deniz (35) ve Berna Pak’ın (33) aileleri İstanbul’da yaşıyordu. Ama tatillerini Bozcaada’da geçiriyorlardı. Arkadaşlıkları üniversitede başladı. Evlenince, hayatlarının geri kalanını tatillerini yaptıkları Bozcaada’da geçirme kararı aldılar. Sekiz yıl önce adanın arka tarafında, hiç yerleşimin olmadığı bir alanda, küçük bir otel açtılar. Elektriksiz, doğa ile iç içe. Deniz, “Burada yıldızlar o kadar parlak ki. Geceleri ayın ışığı yeterli oluyor. Dolunayda bir kitabı rahatlıkla okuyabilirsiniz” diyor. Şimdi güneş ve rüzgârdan kendi elektriklerini ürettikleri bir otel inşa ediyorlar. Berna’nın günlerini 11 aylık Ali dolduruyor. “Burada sıkılmaya vakit yok. Ayrıca İstanbul’a turist olarak gitmek çok daha güzel” diyerek, komşuluk ilişkilerini ve adanın nimetlerini anlatıyor.


AVRUPA’DAN BOZCAADA’YA

Cahit Yalçın (45), İstanbul’da doğdu. Babası 12 Eylül 1980 darbesinden sonra, Cahit 10 yaşındayken, evini memleketi Bozcaada’ya taşıdı. Cahit, liseyi bitirdikten sonra İstanbul’a gitti. Beş yıl restoranlarda çalıştı. Sonra Hollanda, Belçika, Almanya, dolaşıp durdu, şansını aradı. Ama aradığını bulamadı. Avrupa’ya yerleşme düşüncesinden vazgeçip Bozcaada’ya döndü. Avrupa’da öğrendiği bar işletmeciğini yapmaya başladı. Burada tanıştığı Aycan (39) ile evlendi. ‘Güle Güle’, ‘Karşılaşma’ gibi adada çekilen filmlerin prodüksiyonluğunu yaptı. Şimdi adadaki rüzgârgüllerinde çalışıyor. Aycan ise İstanbulluydu. O da 17 yaşındayken ailesiyle 1996’da adaya taşındı. Önceleri İstanbul’dan ayrılmak istemiyordu. Bugün “İyi ki gelmişiz” diyor ve ekliyor: “Allah adaları, insan hayatı uzun olsun diye yaratmış, derler.”


“ACELEYE GEREK YOK”

Belediye Başkanı Avukat Ali Aksu (61), babası ve dedesi gibi Marmara Adası doğumlu. İlk ve orta öğrenimini tamamladıktan sonra Galatasaray Lisesi için İstanbul’a gitti. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni kazandı. Tatillerde soluğu adada alıyordu. Ailesi ve tüm akrabaları buradaydı. Ama beş yıl İstanbul’da avukatlık yaptı. 1980’de Hacer (54) Hanım ile evlendi. İki erkek çocukları oldu. Ali Bey, adaya yerleşmek istiyordu. Hacer Hanım’ı zar zor ikna etti. “Çocukların üniversite zamanı gelince İstanbul’a dönerim” sözü alınca, Marmara Adası’na taşınmaya razı oldu. Adada belediyenin bilgisayar kursuna gitti. Çevresi genişledi. Bir oğlu üniversite için İstanbul’a gitti. Ama Hacer Hanım adada kaldı. “Sağlıklı, sakin ve günlerin yavaş aktığı bir hayatım oldu. Burada acele etmeye gerek yok” diyor.


“BEN BURADA YAŞAMALIYIM”

Gökçe İçelli’nin (29) iş yeri İstanbul Balmumcu’da, evi Teşvikiye’deydi. İki yıl önce Burgaz Ada’da yaşayan arkadaşına akşam yemeğine gitti. Yıldızların parlaklığını, sessizliği ve tertemiz orman kokusunu içine çekerek, yemek boyunca “Ben burada yaşamalıyım” diye tutturdu. O gece arkadaşında kaldı. Sabah erkenden emlakçılara gitti. Bir ev beğendi, kaparo verdi. Üç gün sonra gemi ile eşyalarını taşıdı, yerleştirdi. Ailesi Gökçe Hanım’ın adada yaşama kararını destekledi. Ona disiplin kazandıracağına inanıyorlardı. Ama taşındığı ilk gece kâbus gibiydi. Taşınmakla yanlış yaptığını düşündü. Ağlayarak uyudu. Sabah kahvesini alıp balkona çıktığında içi huzur doldu. Deniz, orman; film karesi gibiydi. Kendi kendine “Çok iyi bir şey yaptım” dedi. Adadaki yaşamını şöyle özetliyor: “Bol bol yürüyüş yapıyorum. Halk kahvesinde okey oynayıp, çekirdek çitliyorum. Deniz kenarında akşamüzeri içkisinin tadı bir başka. Yazın bol bol denize giriyorum. Hafta sonları genelde arkadaşlar geliyor.”


“ARKAMIZ ORMAN, ÖNÜMÜZ DENİZ”

İlkay Birbil Raoul‘un (43), İstanbul Nişantaşı Kız Lisesi mezunu olduğu için pek çok yabancı arkadaşı vardı. Büyükada’yı onlar vasıtası ile tanımıştı. Yazları sık sık giderdi. Bilgisayar mühendisi Fransız arkadaşı Jean-Louis (47), geçici olarak İstanbul’da bir şirkette çalışıyordu. Sağlık sektöründe pazar araştırması üzerine çalışan İlkay Hanım, 2000 yılında Jean’ı Büyükada’ya götürdü. Yaz sezonunu geçirmek için bir ev kiraladılar. Her gün İstanbul’a işe gidip geldiler. Bu yaşamı çok sevdiler. 2002’de evlenip Fransa’ya gittiler. Altı yıl orada kaldılar ama tatillerini İstanbul’da ve Büyükada’da geçirdiler. Bu seyahatlerden birinde çok beğendikleri bir evi apar topar satın aldılar. Çocuklarının, evlerinin bahçesinde büyümesine karar verip iki yıl önce adaya yerleştiler. Oğlu Renan’la geçen yıl bahçeye domates ekti. Renan, her gün onları suladı. Jean, işlerini evden takip ediyor.
İlkay Hanım, her gün işe, İstanbul’a gidip geliyor ve “Arkamız orman, önümüz deniz. Çocuğum güven içinde büyüyor” diyor.


#
#
#
#
#
#

Yorumlar
 
  

  YAZARLAR
  FOTO GALERİ
  VİDEO GALERİ
  AYIN FOTOSU
DB
Copyright TempoRSS Dergisi | Doğan Burda Dergi Yayıncılık ve Pazarlama A.Ş. Hürriyet Medya Towers 34212 Güneşli - İstanbul