VATİKAN DEHLİZLERİ TEMPO’YA AÇILDI



Etraf bana hiç yabancı gelmiyordu. Dan Brown’un, romanında tarif ettiği her şeyi elimle koymuş gibi buluyordum. Merakımın iyice arttığını gören rehberimiz, “Evet, işte oradayız” dedi ve benim baktığım yerin tam arkasındaki duvarı gösterdi. “İşte orada yatıyor…”

Ertuğrul özkök
fotoğraf: SEBATİ KARAKURT

FOTO GALERİ - TIKLAYIN

Vatikan yıllardır merak ettiğim bir yerdi. Umre’ye gittikten sonra daha da merak eder olmuştum. Tempo yöneticisi Ayşegül Savur’la bu projeyi konuşurken, “Benim asıl merak ettiğim yer, Vatikan’ın üstü değil altı” dedim. Üstünü elbette çok görmek istiyordum. Ben Michelangelo hayranıyım. Evimin salonunda Taschen’in yayımladığı büyük bir Michelangelo kitabı var. Her sabah en az 5-10 dakika o kitaptaki resimlere bakıyorum. Sistine Şapeli, harita salonu, hayvan heykelleri salonu, Raphaello salonu ve ötekileri görmek için can atıyordum. Ama gazetecilik yanımın canı daha çok, Vatikan’ın altındaki Etrüsk mezarları ve özellikle de ölmüş papaların yattıkları yer çekiyordu.

Buraya özel bir izinle girilebiliyordu. Bu izni bize Türkiye’nin Vatikan Büyükelçisi Prof. Kenan Gürsoy aldı. Türk Dışişleri Bakanlığı’nı kutluyorum. Vatikan’a gerçekten oraya en uygun insanı göndermişler. Onunla Büyükelçilik’te yediğimiz yemeği ve inanç üzerine yaptığımız sohbeti hiç unutmayacağım. Girdiğimiz bölgelerde fotoğraf çekmek yasaktı. O izni de yine Büyükelçiliğimiz sayesinde alabildik. Teşekkür etmem gereken bir diğer insan da, Vatikan’da bize rehberlik yapan Edda Dussi. Dussi, Tekirdağ doğumlu bir İtalyan. “Ben Tekirdağlıyım” diye övünüyor. Harika bir Türkçesi ve Vatikan bilgisi var. Tabii ki, yanımda Sebati Karakurt vardı. Onunla özel bir yere gittiğiniz zaman eliniz boş dönmek mümkün değil. Yine harika fotoğraflar çekti. Gazetecilik açısından heyecan verici bir işe imza attık.

Hazreti İsa’nın bir numaralı havarisi burada yatıyor

Etrafta rutubet kokusu yok, ama karanlık koridorlardaki rutubeti içinize kadar hissediyorsunuz. Siyah dini kıyafet içindeki Meksikalı rehberimiz, bizi o dar ve loş koridorlardan geçiriyor. Yan taraflardaki galerilerde, Etrüsklerden kalma mezarlar var. Ama kafam başka bir şeye kilitlenmiş durumda. Etrüsk mezarları bana, Dalyan’da ve Anadolu’nun başka yerlerinde gördüğümüz mezarlardan farklı görünmüyor. Dikkatim başka bir yerde. Tek bir şeyi merak ediyorum. Dan Brown’un ‘Melekler ve Şeytanlar’ kitabının son bölümünde Langdon’un yürüdüğü o karanlık dehlizdeyim. Bu dehlizin sonu, bir anlamda kitabın sonuna da çıkıyordu. Heyecanım iyice yükselirken, içimden bir ses konuşuyordu: “Acaba benden önce bir Türk gazeteci buraları gezdi mi? Başka gazeteciler buraya girip, oranın resmini çekti mi?”

Etraf bana hiç yabancı gelmiyordu. Dan Brown’un, romanında tarif ettiği her şeyi elimle koymuş gibi buluyordum.

Cam kapı açılıyor ve işte oradayız


Dar koridorun sonundaki cam kapı otomatik biçimde açıldı. Önce rehberimiz girdi. Hemen arkasından ben içeri daldım. Şimdi sapsarı aydınlatılmış küçücük bir kilisenin içindeydik. Yerin epey altındaydık. İki buçuk metre eninde, dört-beş metre boyunda küçücük bir şapeldeydik. Merakımın iyice arttığını gören rehberimiz, “Evet işte oradayız” dedi ve benim baktığım yerin tam arkasındaki duvarı gösterdi.“İşte orada yatıyor...”

Vatikan’ın altında, derinlerde bir yerdeydik. Karşımdaki duvarın arka tarafında Aziz Petrus yatıyordu. Hıristiyan âleminin İsa’dan sonraki en önemli figürü. İsa’nın bir numaralı havarisi. ‘Son Yemek’te hemen sağında oturan en büyük havari. Hazreti İsa’nın “Kilisemi o taşın üzerine kuracaksın” diye vasiyet ettiği aziz. Rehberim, “Sol taraftaki küçük oyuk içinde gördüğünüz şey, onun kemikleri” dedi ve ilave etti: “Tam emin değiliz ama yüzde 80 ona ait kemikler...”

Sevgili müminler müjde! Onun mezarını bulduk

Dan Brown’u ve yıllar sonra beni büyük heyecanla o mezarın başına götüren olaylar, 23 Aralık 1950 günü Papa XII. Pius’un radyoda yaptığı bir konuşmayla başlamıştı. Papa o akşam bütün dünyadaki Hıristiyanlara şu haberi vermişti: “Havarilerin prensinin mezarı bulundu.”

“Bu yıl Aziz Petrus’un mezarını bulmak için yapılan çalışmalar sona erdi. Çok önemli sonuçlara ulaşıldı. Cevabını aradığımız soru şudur: Aziz Petrus’un mezarı bulundu mu? Evet, havarilerin prensinin mezarı bulundu. Araştırmalar sırasında insana ait kemikler bulundu. Ancak bunların Aziz Petrus’a ait olduğunu kesinlikle söylemek mümkün değil. Yine de bu, bulunan mezarın tarihi önemini azaltmıyor.”

Papa, Hıristiyan tarihinin en önemli buluşlarından birini böyle duyurmuştu. Çok önemliydi; çünkü Hazreti İsa göğe yükselmişti ve ondan kalan hiçbir maddi kalıntı yoktu. Ona en yakın kişiye ait kalıntı bu bakımdan çok önemliydi. İşte şimdi tam o bulunan mezarın karşısında duruyorduk. Cam vitrinin arkasında, sarı ışıkla aydınlatılmış duvarda onun mezarına ait bir bölüm görünüyordu. Hemen sol tarafında küçük bir oyuk dikkati çekiyordu. O an rehberimiz elindeki büyük defteri açtı. İçinde çizimler vardı. İlk üç sayfada, Aziz Petrus’un mezarı olduğu iddia edilen yerin üzerine yapılan türbe gibi üç katlı yapının temsili resmi görünüyordu. Rehberimiz, resimdeki türbenin ayaklarından birine eline koyarak, ilerdeki duvarı işaret etti ve anlatmaya başladı: “Aslında bu türbe, resimde göründüğü kadar büyük değil. Buradaki ayaklardan biri, duvarın içinde hâlâ duruyor. Ona bakarsanız, türbenin boyutu hakkında bir fikriniz olur.” Duvara baktık. Gerçekten türbenin ayaklarından biri duvarın içinde gömülü vaziyette duruyordu.

Daha çok bacak ve kol kemikleri kalmış

Ama benim asıl dikkatimi çeken şey dördüncü sayfadaki iki çizimdi. Bu çizimde bir insan iskeleti görünüyordu. İskelette özellikle bacaklar ve kollara ait bazı kemikler siyah renkle boyanmıştı. Rehberimiz, “Siyah kısımlar, mezarda bulduğumuz kemik kalıntıları” dedi.

Evet, Hazreti İsa’yı görmüş, onun bir numaralı havarisi olmuş azizin kemikleri karşımızda duruyordu. Göğe uçmuş bir peygambere kendimizi en yakın hissettiğimiz an işte oydu. Dikkat ettim, Aziz Petrus’tan kalanlar daha çok bacak ve kol kemikleriydi. Mezarının üzerindeki küçük kubbeye bakıyorum. O kubbenin tam üzerindeki mekân, Papa’nın ayinleri yönettiği yermiş. Hıristiyan âleminin en büyük ayini, Aziz Petrus’un mezar taşının üzerinde yapılıyordu. Yani İsa’nın “Kilisemi kurun” dediği mekânın tam üstünde. İnancın, sembollerde yaşayan gücünü orada bir kere daha anladım. Yeraltı şapelindeki banklardan birinin önünde diz çöktüm ve dua ettim. Dünyadaki bütün insanlar için barış, mutluluk, refah ve sağlık istedim.

‘Melekler ve Şeytanlar’da o an şöyle anlatılıyor

Dan Brown o sahneyi şöyle anlatıyordu: “Langdon, orada diğerleriyle birlikte dururken, uzun merdivenlerden aşağı bakınca, bu kilisenin altındaki karanlıkta gerçekten bir taş olduğunu fark edecekti. ‘Pietro e la pietra.’ Taş, Petrus’tu. Petrus’un inancı o kadar sağlamdı ki, İsa ona “Kaya Petrus” diyordu. Langdon, Petrus’un bu noktada -Vatikan tepesi- çarmıha gerilip gömüldüğünü anladı. İlk Hıristiyanlar onun mezarı üzerine küçük bir mabet kurmuşlardı. Hıristiyanlık yayıldıkça mabet genişlemiş, kat üstüne kat çıkarak bu devasa bazilika oluşturulmuştu. Tüm Katolik inancı aslında, Aziz Petrus’un üstünde kurulmuştu. Kaya.”

Onun yazdığı romanda Illumunati teröristleri karşı maddeyi bu kayanın üstüne koymuştu.

Aziz Petrus’un mezarı nasıl bulundu?

Duvardaki yazıyı herkes farklı okuyor!


Aziz Petrus’un mezarının bulunuşunun hikâyesi 1939 yılında Papa XII. Pius’un gayreti ile başladı. O döneme kadar, bölgedeki ölülerin rahatsız edilmemesi amacıyla arkeolojik kazıya pek sıcak bakılmıyordu. Papa XII. Pius öldüğünde, Aziz Pius X gibi Vatikan’ın altındaki mağaralara gömülmek istedi.

18 Ocak 1941 günü zeminin bir buçuk metre kadar altında bir mozelyum keşfedildi. Bunun üzerine kazıları ilerletmek amacıyla bir bilim heyeti oluşturuldu. Aziz Petrus’un mezarı bu araştırma sonucunda ortaya çıkarıldı ve Papa’nın 1950’deki Noel konuşmasından sonra 1951 yılında, bulunan mezar hakkında bilimsel bir rapor açıklandı.

Kemikler ‘Grafitti Duvarı’ denilen bir yerde bulunmuştu. Bulunan kemikler 1968 yılında şeffaf bir kutu içine konuldu. Prof. Margherita Guarducci’nin bulduğu ve Aziz Petrus’a ait olduğu iddia edilen bu kemiklerin üzerine şöyle bir yazı yazıldı: “Vatikan bazilikasının altında bulunan ve Aziz Petrus’a a ait olduğu kabul edilen kemikler.” Yani açıklamada kesin bir ifade kullanılmasından kaçınıldı. Ancak bu ifade dahi tartışmaları kesmedi. Mezarın Aziz Petrus’a ait olduğu iddiasının en büyük kanıtı olarak hep duvardaki bir yazı gösterildi. Duvardaki grafitti Yunan ve Latin harflerinden oluşuyordu. Bazılarına göre bu cümle “Petrus burada” anlamına geliyordu. Ancak başka bir yoruma göre o cümlenin anlamı şuydu: “Petrus huzur içinde.” Kemiklerin Aziz Petrus’a ait olup olmadığı hâlâ kesinlik kazanmadı.

Yer altındaki papa mezarlığı Kabe’deki Say’ı hatırlatıyor

Vatikan’ın altındaki ‘Nekropolis’ denilen, kutsal ölülere ait mağaralarda yolculuğumuz devam ediyor. Aziz Petrus’un mezarının başından ayrıldıktan sonra, yine o dar koridorlara giriyoruz. Koridorlar ancak tek insanın geçebileceği genişlikte. Otomatik olarak açılan cam kapılardan geçiyoruz ve sonunda geniş aydınlık bir mekâna çıkıyoruz. İşte o an Sebati Karakurt’la birbirimize bakıyoruz. Çünkü geldiğimiz mekân bize, geçen yıl gittiğimiz Umre’de Sefa Tepesi ile Merve Tepesi arasındaki Say’ı hatırlatıyor. Havası, rengi, verdiği his birbirine çok benziyor. Burası Katolik âleminin pantheonu. En büyük kutsal mezarlığı. Çünkü ölen papalar buraya gömülüyor. İçeri girdiğimizde salondan gelen ilahiler dikkatimizi çekiyor. Bu müzik, bulunduğumuz mekâna etkileyici bir hava veriyor.

Geniş alan, yukarıdaki salonlardan çok farklı. Burada daha çok Kuzey Afrika, Arap mimarisinin izleri var gibi. Bana biraz Kapadokya’yı da hatırlatıyor. Üstte küçük kubbeler var. Orta kısmı bir kilise olarak düzenlenmiş. Her iki tarafında yan yana dizilmiş galeriler bulunuyor. Her galeriye bir papanın mozolesi yerleştirilmiş.

En sade mezar Papa II. Paul’ünki

Girişte hemen solda bundan önceki Papa II. Jean Paul’ün mezarı var. Her papanın mezarı farklı bir şekilde düzenlenmiş. Öteki papaların mezarlarıyla karşılaştırıldığında, Jean Paul’ünkü ‘en sadelerinden biri’ denilebilir. Buraya özel izinle girilebiliyor. Girmek için iki ay önceden başvurmak gerekiyormuş. Galerilerde fotoğraf çekmek yasak. Bizim fotoğraf çekmemiz için özel izin veriliyor. Rehberimiz, en büyük ilginin Papa II. Jean Paul’e olduğunu söylüyor. Zaten burada kaldığımız süre içinde Jean Paul’ün bütün Hıristiyan âleminde ne kadar sevildiğini defalarca işitiyoruz. Katolik âleminin en kutsal yeraltı mezarlığında yaptığımız çok özel gezi burada sona eriyor.

Yıllardır tanıdığımız papaların isimlerinin yazılı olduğu mozolelerin önünden geçip, yine dar koridorlara dalıyoruz. Koridorun sonunda dar bir kapıdan dışarı çıkıyoruz. İçersinin tekdüze sarı ışığı ile dışarıdaki İsviçreli askerlerin rengârenk giysileri tam bir tezat oluşturuyor. Artık Vatikan’ın bahçesindeyiz. Bir zamanlar buralarda Roma’yı yakan Neron’un dolaştığını, Hıristiyanların işkence edilerek öldürüldüklerini düşünüyorum. Şimdi Vatikan, tarihin o karanlık dönemine karşı bir ibret abidesi olarak orada yükseliyor. Ve o muazzam alan insana, hayatın ve tarihin en büyük dersini hatırlatıyor. Despotlar, kötüler gidiyor ve onların enkâzı üzerinde insanlığın inanç abideleri yükseliyor.


BAŞAŞAĞI ÇARMIHA GERİLEN AZİZ

* Başta St. Petersburg olmak üzere, dünyada birçok yere, mekâna adını veren Aziz Petrus, İsa’nın bir numaralı havarisi olarak biliniyordu. Hazreti İsa’nın yanına ilk giden müminlerden biriydi. Asıl işi balıkçılıktı. Hazreti İsa’yı Mesih olarak tanıyan ilk havarisiydi. Asıl adı Simon’du. Hazreti İsa ona Peter (Petrus) adını vermişti. Petrus adı Aramice ‘Taş’ anlamına geliyordu. İsa, “Kilisemi o taşın üzerine kuracaksınız” demişti. Bu sözleri yıllar sonra “İsa’nın kilisesinin Aziz Petrus’un mezarı üzerine kurulacağı şeklinde yorumlanmış ve işte tam oraya Saint Pierre bazilikası kurulmuştu.
‘Son Yemek’le ilgili bütün tablolarda, mozayiklerde İsa’nın sağında oturan havari oydu. Solunda ise hep Aziz Paul otururdu. İsa o yemekte, kendisine en yakın hissettiği havarisi Aziz Petrus için şu kehanette bulunmuştu: “Ben yakalandıktan sonra beni tanıdığını inkâr edeceksin.” Gerçekten de Aziz Petrus, üç kere üst üste İsa’yı tanımadığını söylemişti.
Çarmıha gerildikten sonra göğe yükselen İsa, ilk kez ona görünmüştü. Hıristiyanlığın ondan sonraki gelişimi, onun ve Aziz Paul’ün omuzlarında olacaktı. Kutsal kitaplarda yazılanlara bakılırsa, İsa, cennetin anahtarını ona emanet etmişti. Yani Hıristiyanlığın otoritesi bir anlamda ona geçmişti. O yüzden kendisine ‘Havarilerin prensi’ deniyordu.
İsa’nın ölümünden sonra Aziz Peter, Antakya üzerinden Roma’ya gelmişti. O yıllar Roma’da Neron hüküm sürüyordu. İlk Hıristiyanlara büyük zulüm yapılıyor, şehrin ortasındaki Circus denilen alanda öldürülüp yan taraftaki bir mezarlığa gömülüyordu. Aziz Petrus’un ölümü üzerine çeşitli kaynaklarda çeşitli bilgiler var. Kimine göre 64 yılında öldürülmüştü. Bazı kaynaklar ise 67 veya 68 yılı olduğunu söylüyor. Ama hepsinin birleştiği nokta şu: Aziz Petrus, 29 Haziran günü çarmıha gerilerek idam edilmişti. Romalı askerler onu çarmıha germeye hazırlanırken, Hazreti İsa’yı yüceltmek amacıyla şunu söylemişti: “Ben Hazreti İsa’nın öldürüldüğü şekilde ölmeyi hak etmiyorum.” Bunun üzerine onu baş aşağı çarmıha germişlerdi.

DÜNYANIN EN KÜÇÜK SÜPER GÜCÜ
(*) Türkiye’nin Vatikan Büyükelçiliği’nin özel izin belgesini taşıyan arabamız Vatikan’ın kapısından giriyor. Mehmet Ali Ağca’nın Papa’yı öldürme girişiminden sonra güvenlik önlemleri iyice arttırılmış.
(*) Çok düzgün bahçelerin arasından geçiyoruz. Bana bahçeyi gezdiren Deniz Kılıçer, “Burada neredeyse her ağaca üç bahçıvan düşüyor” diyerek, çevre güzelliğine verilen önemi anlatıyor.
(*) Vatikan’ın kelime olarak anlamı, ‘kehanetlerin gerçekleştiği yer’. Kutsal site bugünkü haline 18 yüzyıllık bir süre içinde geldi.
(*) Kutsal site, 440 bin metrekare alan üzerinde oturuyor. Dünyanın en küçük devleti olarak biliniyor. Devletin başında Papa var. Papa, aynı zamanda Katolik kilisesinin başı.
(*) Vatikan’ın bugünkü statüsü, 1929 yılında İtalyan devleti ile Vatikan arasında imzalanan Latran Anlaşması ile belirlenmiş.
(*) Vatikan devletinde kuvvetler ayrılığı prensibi yok. Bu anlaşmaya göre Papa, hem yasama hem yürütme hem de yargı erkine sahip.
(*) Devlet, sarı ve beyaz renklerden oluşan bayrağına sahip. Para basma ve pul çıkarma hakkı var. Kendine ait bir posta sistemi bulunuyor.

TÜRK PASAPORTLU MONSENYÖR JULIO MURAT
(*) Burada öğrendiğim ilginç bir şey de şu: Vatikan’da çalışan bir de Türk vatandaşı var. İzmirli bir ailenin Julio Murat isimli üyesi İslam dünyası ve Ortadoğu konularındaki bölümde görev yapıyor. Türk pasaportu taşıyor.
(*) Arabamız ana binanın arka tarafına doğru tırmanırken Vatikan Büyükelçiliği Birinci Müsteşarı Deniz Kılıçer, “Şu yukarıdaki bina Marconi’nin evi” diyor. “Radyoyu keşfeden insanın burada işi ne?” diye soruyorum. “Çok koyu bir Katolikti. Ama Latran anlaşması ile Vatikan’ın sınırı çizilirken onun evi bu tarafta kalmış” diyor.
(*) Vatikan Müzesi’ni her gün beş ila 15 bin kişi ziyaret ediyor. Müzeye girmek için kişi başına 15 euro ödeniyor.

VATİKAN ASKERİNİN ELBİSELERİNİN TASARIMINI MICHELANGELO YAPMIŞ
(*) Vatikan’ın güvenliği 1506 yılından beri İsviçreli askerler tarafından sağlanıyor. Bunun nedeni de, İsviçre askerlerinin Papa’ya karşı hiç savaşmamış ve hep sadık kalmış olması.
(*) Güvenlik güçlerinin üniforması Michelangelo tarafından tasarımlanmış ve o tarihten beri hiç değişmemiş. Askerler bu üniformanın kışın yün, yazın pamuklu versiyonlarını giyiyor.
(*) Vatikan’da yaklaşık bin 500 kişi çalışıyor. Bunların 750’si din adamı. Asker sayısı 150. Çeşitli dini görevler ve özellikle eğitmenlik yapan 200’e yakın kadın personeli var.


#
#
#
#
#
#

Yorumlar
 
  

  YAZARLAR
  FOTO GALERİ
  ÖZEL


KORKUSUZ KADININ HİKÂYESİ
Üzerinde, siyah kısa kollu tişört, siyah pantolon, siyah botlar vardı. Yüzü deforme olmuştu. Kaza geçirdiğini düşündüm.
  VİDEO GALERİ
  AYIN FOTOSU
DB
Copyright Tempo Dergisi | Doğan Burda Dergi Yayıncılık ve Pazarlama A.Ş. Hürriyet Medya Towers 34212 Güneşli - İstanbul