KALABALIKTA BİR BAŞINA

İlhan Selçuk, meslektaşlarına, nadir röportaj verirdi. Ama Enver Aysever, şanslı gazetecilerden. Vefatından iki yıl önce, onunla son röportajı yaptı. Sonrasında da, pek çok kez bir araya geldiler, uzun sohbetler ettiler. Türkiye’yi, hayatı, edebiyatı konuştular. Yeni politikacı Aysever, “Kalabalık içinde, ama her zaman bir başına” dediği İlhan Ağabey’i yazdı.
ENVER AYSEVER
fotoğraf: CUMHURİYET ARŞİVİ
İlhan Selçuk ile söyleşi yapmak fikri aklıma düştüğünde, bunun ne denli olanaksız bir istek olduğunu bilmiyordum. Söyleyeceği ilgi çekici sözler olduğunu seziyordum elbet. Bir de nedense ‘bir konuşsa neler değişecek’ türünden beklentilerim vardı. Henüz Ergenekon soruşturması başlamamış ve Türkiye o tuhaf süreçle tanışmamıştı. Ali Sirmen’i aradım. Benim için konuştu Selçuk’la. Söyleşinin Remzi Kitap Gazetesi için olduğunu öğrenince kabul etti. Kitaplardan, edebiyattan, sanattan ve yaşamdan söz edeceğimizi düşündüğü için itiraz etmemişti.
Birileri anlatır, o dinler
Cumhuriyet’i bilenler yadırgamaz. Ama bilmeyenler için şaşırtıcıdır İlhan Selçuk’un odası. Bir başına beş dakika konuşma olanağı yoktur. Her zaman birileri bir şey anlatır, Selçuk da dinler. Kimi zaman can alıcı sorular yönelterek karşısındakinin bilgisini ölçer, dünyaya bakışını anlamaya çalışır. Yine öyle bir günde, yine kalabalık bir ortam öncesi, baş başa kalmayı becererek söyleştik. Şimdi bu söyleşinin anlamını daha derinden kavrıyorum. İlhan Ağabey’in verdiği son röportajmış meğer.
Tüm bir yaşamını bir amaç uğruna; Atatürkçülük, laiklik, modern bir Türkiye için veren bir adamdan söz ediyorum. Aydınlanmaya, Anadolu coğrafyasında da bir tür sosyalizm olacağına inanmış; tüm yaşamı siyasi savaşımla geçmiş, mapusluk çekmiş, yılmamış biriydi o. Söyleşide de verdiği tüm mesajlar, bu inancı güçlendirmek, delillendirmek içindi.
Gazeteyi yenileyecekti
Sonra kaç kez söyleştik baş başa ya da toplu olarak. Cumhuriyet gazetesi bir anlamda Türkiye Cumhuriyeti demekti. Eğer gazete yıkılmaz, ayakta kalırsa, sanki ülke de bağımsız, dik duracaktı. O gazete ki, en büyük düşmanlarını bile içinden çıkarmış, bambaşka bir dünyadır. Yenilemek istiyordu. Arayışları vardı. Ama tuhaf, zamana direnen bir sabrı olduğunu fark ettim sonra. Siyasi savaşım ne demek iyi biliyordu. Gazeteciliğin ne anlama geldiğini de. Bir ideolojik araçtı ve önemli bir gösterge elbet. Ömrü yetmedi planladıklarını yapmaya. Doğrusu onu kısa süre için gözlemleme olanağı buldum. Ama o süreçte önemli notlar aldım. Nedense, hep yalnız bir adam geliyor gözümün önüne. O oda hep kalabalıktı, ama içerideki adam hep bir başınaydı.
Nadir Nadi’yle yaşadıklarını anlatır, kimi durumlarda o günlerden örnekler verirdi. Doğrusu Cumhuriyet’in kendine has bir dili olduğunu söylemek gerek. İlhan Bey’e rağmen ve ona dayanarak ayakta kalanlar olduğunu gördüm. Anılarını yazmayı düşündüğünü de söylemişti. Sanırım Hasan Cemal’in ‘Cumhuriyet’i Çok Sevmiştim’ kitabı derinden etkilemişti onu. Esasen dışa vurmadığı hüzünlü bir tarafı olduğunu da düşündüğüm oldu.
İşkence altında insanın hangi ruhsal hale büründüğünü ve o durumda söylenen sözlerden, takınılan tutumlardan kişileri sorumlu tutmanın doğru olmadığını söyledi bir gün. Düşünüyorum da; Ergenekon savcılarının karşısında bir tür satranç oynamış ve sanki sorguyu o yönetmiş gibi bir tutumla çıkmıştı dışarı. Yazılarındaki derin ironi, uzun sorgunun ardından, bu kez sözlerine yansıyordu. 12 Mart’ın işkence hanelerinde kalmış biri olarak hem deneyimli, hem de ruhsal ve zihinsel açıdan terbiyeliydi. Yüzünden bir anlam çıkarmak zordu doğrusu. En son, o kalabalık odada, yine sözler havada uçarken, sorgu sonrası gördüm onu.
Yorgun ve sabırlıydı
Cumhuriyet’i bir tür kutsal varlık, emanet gibi algıladığını düşündürdü bana hep. O kısa süreli, ama içinde türlü kırılganlıklar olan dönemdeki karşılaşmalarımız, nedense hep önemli kimi konular ekseninde geçti. Bir gün ‘ulusalcılık’ tarifim hakkında tartışmak istediğini ve bu kavramı yanlış yorumladığımı söyledi. Ben hâlâ doğru tarif ettiğimi ve Cumhuriyet’in en büyük zihinsel savrulmasının milliyetçileşmek olduğunu düşünürüm. İlhan Ağabey’e de söyledim bunu. Bir türlü derinlemesine tartışamadan ayrıldı aramızdan. Oysa Türkiye’nin pek çok konuyu İlhan Selçuk’la tartışmaya ihtiyacı vardı; devrimi, orduyu, milli mücadeleyi, Atatürk’ü, cumhuriyeti, Cumhuriyet gazetesini…
Sanmayın ki tartışmada kazanan siz olurdunuz; karşınızda düşünsel ekseni güçlü, çelebi, ince, zeki ve en önemlisi deneyimli bir siyasi kişi bulurdunuz. Kendisiyle değilse bile, yazdıklarıyla tartışma olanağı hâlâ var.
“KUL YOK, İNSAN VAR”
Babıali’nin güçlü, çok konuşulan, tartışılan kalemiydi İlhan Selçuk. İki yıl önce verdiği son röportajında da, tarihe, aydınlamaya, yazarlığa dair görüşlerini, kıvrak üslubuyla anlatıyor.
‘Aydınlanma’ nedir? Nasıl yorumluyorsunuz?
Aydınlanma tarihsel dönüşüm değil, bir devrim. Bir sinema olayı gibi düşünmek lazım. Dört ayak üzerinde yürüyen insan sürüsünün içinden biri, bir gün iki ayağının üzerine kalkmış. Yataylıktan dikeyliğe geçmiş. Herhalde öbürleri şaşkınlıkla bakmıştır, ne oluyor bu adama falan diye. Düzeni bozduğu için herhalde onu parçalamışlardır. Aklımızı biraz rüyalaştırarak bakarsak, görürüz… Tek kalamazdı; ikincisi, üçüncüsü, dördüncüsü ayağa kalkar ve iki ayak üzerinde yürümeyi öğrenir insan. Tarım toplumundan sanayi düzenine nasıl geçmiş insanlar? Tarım düzeninin egemenleri dine dayananlar; din toplumu, din düzeni, dinci düzen. Bunları yıkmak için başka bir akıl gelmesi lazım. İşte o zaman da diyorlar ki, “Artık kul yok, insan var.” Egemen olan artık tarım toplumunun toprak sahipleri,
senyörler değil, yeni yetişen fabrikaların sahipleri; burjuvalar. İki yeni sınıf oluşuyor. Sanayi sermayesi, sanayiciler ile proletarya, işçiler. Aydınlanma bu iki sınıfın oluşmasına bağlı. Bu da çok yakın, dün gibi, 1789 Fransız Devrimi. İnsan hakları bildirisi de orada çıkıyor, ulus devlet de… Aydınlanma bu.
Aydın kimdir? Hayata nasıl bakar?
Aydın, insanın insanlaşması açısından evrene bakabilen ve inanç yerine akıl ve bilimi kullanan kişiye denir. Peki, bu doğal bir şey değil midir? İnsanın bu doğallığı benimseyebilmesi için kaç yüzyıl geçmiş aradan. Ama dünyanın büyük bölümü, hâlâ inanç açısından bakıyor. Akıl açısından baktığımız zaman, insanın insan tarafından sömürülmesine karşı çıkmak lazım. Ancak o zaman aydın olabiliyorsunuz. Zaten akıl ve bilim diyor ki, insan insanı sömürmesin. Sosyalizm de oradan çıktı, değil mi?
“ŞİMDİ KARŞI DEVRİM EGEMEN”
Yazar, ihtiras ve hırsa nasıl kapılmaz?
Bir yazarın görevi, toplumunun aydınlanmasına çalışmaktır. Hıristiyanlık dünyasında aydınlanma gerçekleşti. Ama bu devrim, İslam dünyasında sadece Türkiye’de yaşandı. Şimdi ise karşı devrim egemen. Karşı devrim egemen olursa insan kullaşır; bu tarihi geriye sarmak demek. Bugün maalesef İslam dünyasında böyle bir akım var. İnsanın insanlaşmasına hepimiz elbirliğiyle katkıda bulunmalıyız.
Geçmişe özlem duyup kendinizi yabancı hissettiğiniz oluyor mu? Yoksa “ben devrimciyim, hep ileri bakarım” mı diyorsunuz?
Yaşımızı başımızı alırken, yeniden devrimci gücümüzü, devrimci bilincimizi, devrimci mücadelemizi bileyen bir karşı devrim oldu. Fikir kavgası ve geriye dönüşe karşı yeniden devrimleri savunmak bizi gençleştirdi. Yani insanlığımızı daha fazla hissettirdi bize. İnsan, sadece hatıralarında yaşarsa, onun pek tadı olmaz. Hayatını yaşayabilecek unsurları bulup çıkarmalıdır ki, hayatın tadını algılayabilsin.
“KÖŞE YAZARLIĞI AYAĞA DÜŞTÜ”
Gazetedeki köşeniz ‘Pencere’den şaşırtıcı yalınlıkla meseleleri özetliyorsunuz. Yazar nereden beslenir?
Yazı yazmak, düşünmek ve bazı sonuçlara erdikten sonra belirli bir üslupla, yöntemle okura aktarmak için, birtakım edebi yöntemler kullanmak demektir. Köşe yazarlığı çok karışık bir iş. Köşe yazarı vardır, edebiyatçıdır aynı zamanda. Oktay Akbal gibi. Köşe yazarı vardır; hiçbir nasibi yoktur yazarlıktan ama belirli bir siyasi güdülenmenin pazarlamasını yapar. Türkçesi de bozuktur, kompozisyonu da yoktur. Bir patron, “Medyada benim 139 köşe yazarım var” demiş. Köşe yazarlığı biraz ayağa düştü. Ama gerçek bir köşe yazarı, önce insan olmasını bilecek. Sonra, okuruna ulaşmak için o dili nasıl kullanacağını bilecek. Ve tıpkı okulda kompozisyon yazar gibi her gün kendini denetleyecek ve sınayacak; yeni bir ufuk açmaya çalışacak. Başka türlü ilerlemek mümkün değil.
Günlük yazılarınızı ne kadar sürede yazıyorsunuz?
Her gün yazmak bela bir duygu. Köşe yazarlığı belalı bir iştir. Hem rakipleriyle hem de kendisiyle yarışır yazar. Kimi zaman “Allah kahretsin!” der, kimi zaman büyük bir zevkle yazar. Yusuf Ziya Ortaç’ın karikatüristler ve yazarlar için bir lafı vardı. “Espriyi nasıl bulursunuz?” diye sormuşlar. “Bazen o gelir kendi kendini teslim eder, bazen ben onun ırzına geçerim” demiş.
 |
|
|
|
|
FOTO GALERİ
VİDEO GALERİ
|